Zirvede Bir Başına Tıkılıp Kalmak

Stuck on the Top by Oneself

| Nisan 2020


 

İstediği her şeye sahip olan birini düşünün. Müstakil evler, güzel ve yakışıklı mankenler, pahalı spor arabalar, mutlu bir aile, iyi bir eğitim, harcanamayacak kadar çok para … Herkesin hayalindeki gibi bir tınısı var bu sözcüklerin öyle değil mi? Peki size bu birinin az önce intihar ettiğini söylesem, bana inanır mıydınız? 

Think of someone holding everything they want. Villas, good looking models, expensive sports cars, a happy family, a good education, money out of measure… Do these words not sound like everyone’s dream? What if I told you such a person has just committed suicide? Would you even believe me? 

 Modern toplum yapısı, insanın bireysel yönünü törpülerken başkaları tarafından yontulmaya açık olan toplumsal yanını güçlendiriyor. Bunu yaparken hayatın somut ve maddi değerler üzerine kurulduğunu ve buna paralel bir anlamı olması gerektiğini aşılıyor. Bu anlamı temellendirmek için ise insanlara örnekler vererek bu paradigmayı ete kemiğe bürüyor. Paranın mutluluğu getirmeyeceği fakat mutluluğun parasız olamayacağı gibi aforizmalar üretiyor. Zengin insanların durmadan harcama yaptıkları hayat şekillerini bazen sinema bazen de medya ile insanlara zorla kabul ettiriyor ve hatta güzel ve yakışıklı kimselere sırf dış görünüşlerinden dolayı ödüller veriyor; onları doğuştan getirdikleri, emek harcamadan sahip oldukları şeyler için mükâfatlandırıyor. Ardından sıradan gördüğü insanların gözlerinin içine sokuyor bu hayatları ki o sıradan insanlar da bir zamanlar “Amerikan Rüyası” denilen riyakarlığın peşinde emeklerini, zamanlarını ve kaynaklarını harcasınlar. Üstüne üstlük bu insanların büyük bir çoğunluğunun ekranlarda gördükleri ve imrendikleri hayatlara hiçbir zaman erişemeyecekleri gerçeğini, yine medya ve basın yoluyla, bu insanların hiç uzanmadıkları belki ellerini atsalar bile bulamayacakları bir rafa kaldırıyor. 

It could be said that the modern social structure strengthens one’s malleable communal side as it files down their individual side. While doing so, this structure imposes the belief that life is based upon tangible and material values and that it must have a meaning parallel to this. In order to form a foundation for the said meaning, it gives people examples, illustrations and fleshes out this paradigm by doing so. It produces aphorisms like how money cannot bring happiness but it is impossible to be happy without money. It forces the lifestyle of the rich consisting of the never-ending spending and consumption sometimes by cinema and sometimes by media on people. It even crowns the good-looking solely for their appearance, rewards and cheers them for what they were born with and never once worked for. Not willing to settle for this, it then moves on to rubbing these lives in the face of whom it sees as ordinary so that those ordinary people would spend their efforts, times, and resources for the sake of the hypocrisy that was once called the “American Dream”. To top it all; again, by media and press, it puts the fact that these people could never have the lives, the lives they see on the screen and admire so much, away on the shelf where they can never reach, let alone touch. 

 Modern toplum düzeni içinde insanların büyük bir çoğunluğu kendilerine gösterilen yolun sonucu olarak hayatın anlamını mutlu olma temeline oturtuyor. Kendinden daha mutlu görünen kişilere imreniyor, onlar gibi olmak için çalışıyor. Çalıştıkça onlar gibi daha çok satın alıyor. Satın aldıkça özgürlüğünü yitiriyor ve sonunda hayat mutsuz bitiyor. Benim sormak istediğim ise şu: Acaba insanlar gerçek, ulaşılabilir bir umut uğruna mı çalışıyor yoksa bir yalanın peşinde hayatlarını heba mı ediyorlar?  Bunu anlamak için gerçekten başka insanlar tarafından zirvede görünen kişilere bakıyorum. Görüyorum ki herkesin yerinde olmak istediği o kimseler mutsuzluğun esareti içinde. Hem de bu basit bir mutsuzluk değil. Sıradan bir insanın o hayallerini süsleyen zirveye çıkıp aslında zirvenin boş bir düzlükten, sapsarı bile olmayan bir bozkırdan oluştuğunu anladığı anda ansızın gelen bir hayal kırıklığı. Ve sanıyorum ki bu sukutuhayali gidermenin yolu da pek basit değil çünkü bu mutsuzluk biraz yalnızlık biraz da yenilmişlik taşıyan bir duygu. Hayaline ulaşmanın ama hayalinin hayalindeki gibi çıkmamasıyla oluşan bir mutsuzluk. Bu duygu Kurt Cobain’in ya da Ernest Hemingway’in kafasına tüfek dayamasına, Yavuz Çetin’in kendini boğazın serin sularına bırakmasına neden olan biraz da külrengi bir duygu. 

In the modern social structure, as a result of the path they are led on, most people predicate the meaning of life on happiness. They envy the ones who seem happier than they are and work to be like them. The more they work, the more they buy and the more they buy, the more they lose their freedom until all there is left is a life-ending in misery. The question I want to ask is this: Do these people work for a real, accessible hope or do they waste their lives over a lie? I look at those considered to be on the top by others trying to understand and I see that they are in the captivity of unhappiness. Moreover, the said unhappiness is not of just some ordinary kind. It is the sudden disappointment of an ordinary person, having confronted how the hill they have been climbing was only a hill and the top of their dreams was only a desert of the plain steppe. And I believe it is not very easy to dissipate this frustration, for this kind of unhappiness carries some loneliness and defeat within. Unhappiness, dejectedness is the consequence of achieving your goal but realizing it is not what you have imagined. The feeling which made Kurt Cobain and Ernest Hemingway put a gun to their heads, Yavuz Çetin to let himself go into the cold waters of the Bosphorus; a feeling that somewhat reminds of ashiness. 

 İnsanlar sanır ki ancak dibe vurmuş, her şeyini kaybetmiş, mutsuz ve yalnız insanlar intihar eder. Fakat hayallerine ulaştığını sanıp çıktığı o yalnızlık zirvesinin mutsuzluğunu tadanlar bilirler ki aslında en çok dışardan en mutlu görünen insanlar intiharı düşünür. İnsanlar sanırlar ki maddi değerler onları yaşama yaklaştırır. Oysa başta bahsettiğimiz değerlere sahip olan biri bu değerlerin ancak işe yaramazlığının farkına varabilir ve eşsiz bir çaresizliğin içine düşer. Öte yandan bu değerlere sahip olmayan biri bunların aslında ne kadar anlamsız olduğunun farkına varamaz, varamadıkça çabalar, modernizm rüzgârı içinde kaybolur ve zirvenin çoraklığını göremediğinden zirveye çıkmak için durmadan emek sarf eder. Bu ona bir çeşit koruma sağlar çünkü çabalayan, çabalayacak bir şeyi olan hayata sırtını dönmez. Oysa zirvenin çorak topraklarını gören birisi için aynısı geçerli değildir. Onun artık çabalayacağı bir şeyi kalmamıştır. O insan artık bütün zaferlerin içinde bir kaybedendir aslında. Hayat uçurumunun hemen yanı başında fark etmiştir üstelik kaybettiğini. İnsanlar hayat uçurumundan kaymaya başladığında altlarındaki toprağa tutunurlar ancak çorak topraklar bir insanı taşıyacak kadar yoğun ve bir o kadar da anlamlı bir yapıya sahip değildir.  

People think that only the ones who are miserable and lonely, who lost everything and hit rock bottom are the ones that commit suicide. Nonetheless, the ones who have tasted unhappiness as they saw the top of the mountain they have been climbing for so long, with the hope of reaching their dreams, has nothing but loneliness are the ones who know that the people considering suicide seem the happiest from the outside. People think that material possessions are the values that make a person actually live but the ones who possess the said tangible assets mentioned in the beginning could see only the paltriness of those possessions and find themselves in despair with no match. Someone who does not possess these values could never even comprehend how meaningless materiality is and as they try to understand, they work harder; getting lost in the winds of modernism, constantly making more and more effort to reach the so-called top as a result of the blindness keeping them from seeing that the top is nothing but aridness. This provides them a kind of shield, a protection because if one has anything to work for, they do not turn their back on life; on the contrary of someone who has seen the barrenness of the top. They are left with nothing to work for, nowhere to reach out to. That person has now become the loser in the midst of all the victories and they only notice their defeat when standing just beside the brink of life. When people start tumbling down the cliff of life they attempt to grab on to the ground but arid lands do not have the sound and solid surface that is required to hold a person. 

 Bir zamanlar yazarak para kazanan bir dostum “Roman, yazmak değil silmektir.” demişti. Belki aynısı hayat için de geçerlidir. Bazen hayat uçurumundan atlamak bir bitiş değil zirveden aşağıya bir geri dönüş iştahıdır. 

A friend of mine who writes for a living once said that “A novel is not to write but to erase.”. Perhaps the same is also valid in life. Sometimes, jumping off a cliff is not an ending but a hunger for a return from the top. 

Özgün Barış Kır 

Çevirmen/ Translator: Deniz Karaytuğ

Grafik Tasarımcı/ Graphic Designer: Görkay Düzgün

Editör/ Editor: Serra Koz

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?