Yves Gobart: Ambivalence | Karşıtların Birliği

Yves Gobart'ın ''Karşıtların Birliği'' sergisine ve sanatçı kimliğine dair

| Kasım 2016


CerModern ve Hub SanatMekan, Ankara’da 27 Ekim-17 Kasım tarihleri arasında Fransız sanatçı Yves Gobart’ın ”Karşıtların Birliği” adlı sergisine ev sahipliği yapıyor.
Fransızca aslı “Ambivalence” olan sergi adı, Türkçe ’ye “Karşıtların Birliği” olarak çevrilmiş olup sanatçının uzun yıllar öncesinden benimseyip sürdürdüğü sanatsal kimliğini yansıtıyor. Sergi, retrospektif özelliği taşımakla birlikte, birçok sene arayla aynı tema üzerine paralel olarak yaratılmış tablolar içeriyor. Bu da ziyaretçilere tabloların evrimine tanık olma fırsatı veriyor haliyle. Neredeyse sözleşmişçesine aynı dili konuşan eserler serginin kuvvetini bir kez daha izleyiciye geçiriyor.
Kalıplar ve klişelerden kurtulup bakılmadığı taktirde arkasındaki anlamın anlaşılamayacağı bir seri eser. Ressamın bizlere, evrenin çözülemez bir bütün olduğunu ya da insan türünün ne denli anlaşılamaz olduğunu anlatmak istediğini düşdürüyor insana. Oysa tek bir okuma söz konusu değil. Her kişi kendi hayatın dair bir şeyler bulabilir bu eserlerde. Bir çok belirsizlik kurcalıyor kafanızı ve bir çok ikilem dolaşıyor aklınızın sınırlarında ve karşınızda bunlara sessizlikle karşılık veren hayvan kafalı figürler oluyor sadece. Dolayısıyla, sürekli bir sorgulamada kalıyorsunuz. Aslında fark ediyorsunuz ki sanatçı da sürekli arayışta.
Kendisine sergisiyle ve sanatçı kimliğiyle ilgili merak ettiğim soruları yönelttim. O da, tüm samimiyetiyle cevapladı. Öncelikle, röportaj teklifimi tevazu ile kabul ettiği için kendisine teşekkür ederim.

Tablolarınızı dikkatlice incelediğimizde, belli temaların var olduğunu ve serginin bu temaların tekrarı esasına dayandığını görüyoruz. Tren kazaları, eşekler ve peyzajlar gibi temalar. Bir seyirci olarak, bu temaların tekrarının tabloları daha güçlü kıldığını ve birbirine bağladığını düşünüyorum. Bu temalar hakkında neler söylemek istersiniz?

Biz ressamlar genelde seriler üzerinde çalışırız. Seri, aynı zamanda bizim arayışımızı da derinleştiren bir olgudur. Bir sanatçının kişisel ihtiyaçlarından birisi de yaratmaktır. Bunun için bu gibi çalışma ve keşfetme metodlarına başvururuz. Arayış dediğim şey araştırma ile aynı değildir. Örneğin, “tren kazaları” 90’lara dayanan bir temadır ve çıkış noktası hikayenin gerçeleştiği yegâne”an”ı bulmaktır. Tren kazaları tablolarına baktığınızda, bunun kaza yapmış bir tren resmi değil fakat kaza yapmak üzere olan ve o “an” içinde resmedilmiş bir tren olduğunu anlarsınız. İşte bu sadece o “an”ın vurgulanışıdır. Çünkü tren, rayları ve kesişen yollarıyla tam bir hikayeyi sembolize eder. Bir A noktasında B noktasına gider ve hiç durmaz. Ve bazen öyle bir an olur ki… Mesela Türkiye için 15 Temmuz. Öyle bir “an”dı ki tren raydan çıkmaz üzereydi ve tekrar raya mı girecek yoksa başka bir yola mı sapacak bilinmezdi. Bir çok tablo yapmamın sebebi ise bir çok farklı peyzaj ve perspektif olması. Örneği biri dağ manzarasıyken diğeri karlı bir hava. Dolayısıyla bu bir arayış. Tabii bir de, galeriyle olan ilişkisi var. Bir ünite, bir hikaye sunmalısınız.

Resimlerinizde sıklıkla eşek kafasına ve insan vücuduna sahip figürler kullanıyorsunuz. Bu varlıklar hangi insan ve hayvan özelliklerini yansıtıyor?

Aslında hiç birini. Çünkü onlar sadece hayal ürünü varlıklar. Eski Yunan ve Mısır’da sıklıkla kullanıldığını görebilirsiniz. Gerçeklik ve mit arasındaki bağı kuruyorlar. Bu da benim insanlık hikayesine bakışımı anlatmamın bir başka yolu. İnsanı insanlık bağlamından çıkararak anlatıyorum. Belki kompozisyonlarımı gerçek insanlar kullanarak anlatsaydım ifade etmek istediğimi bu kadar güçlü şekilde aktaramayabilirdim. Eşek kafaların bir duysu bir ifadesi var. Böylece mitsel kurguyu geride bırakmış oluyorum ve saf gözlemi elde etmiş oluyoruz. Filozof Adorno’nun da hayvanlarının bakışlarının sözsüz bir dil olduğun dair ifadeleri vardır. Neden eşek olduğuna gelirsek, eşeklerin de insanlara benzediğini düşünüyorum. Eğer iyi davranırsanız onlar da size karşı iyidir, kötü davranırsanız zalimleşirler. Aslında insan türü daha da kötü. Dişisine eziyet edebilen tek türüz. Hayvanlar her zaman dişinin dokunulmazlık tabusu vardır.

Sergide yanyana konumlanmış ve aynı fonu paylaşan tablolar görüyoruz. Hatta çoğu zaman aynı renk seçimleri kullanılmış. Bu da bir soru akla getiriyor haliyle: Tablolar bir hikaye mi oluşturuyorlar?

Bunun farkedilmiş olması sevindirici. Aslında bir seri oluşturmanın yanı sıra, tekrarlardan da yararlandım. Farketmişsinizdir ki bazı tabloların arasında altı yedi yıl olduğu oluyor. Örneğin aynı temayı anlatan iki tablom var ve sergide yan yana duruyorlar. Aralarında ise on yıl kadar bir fark var. Bu aynı zamanda geçen sürede ne kadar geliştiğimi gösteriyor. Grafik, estetik ve düşünce açılarından gelişiyorum. Serginin başlığından da anlayabileceğiniz gibi bu ikilikten yararlanmak adına tabloların dizilişlerine dikkat ediyorum. Paralel olarak konumlanıyorlar, tıpkı içerikler gibi. Bu yüzden serginin adını “Karşıtlıkların Birliği” olarak değiştirdim. Söz kalabalığından ziyade içerisindeki anlam beni ilgilendiren.

Genellikle tablolarınıza bir belirsizlik hakim. Bu varlıkların insan mı yoksa hayvan mı olduğunu kestiremiyoruz. Ya da silahlı figürleri düşünelim. Bir bölgeyi yabancılara karşı koruyorlar mı yoksa bizim oraya girişimizi mi engellemeye çalışıyor, belirsiz. Bu belirsizlik hangi düşüncenin ürünüdür?

Bu sadece şimdiki zamanda kalmak için. Ben bi hikaye anlatmak istemiyorum. Hikayeyi yartan ve yorumlayan bizleriz. Onlar bir peyzaja yerleştirilmiş varlıklar. Benim için önemli olan tablonun dışında gerçekleşenler. İzleyici ile tablo arasındaki akış. Bunun dışındaki şeyler sadece akseuar. Kendim de yaşıyorum bu sorgulamayı, resmettiğim bir dövüş mü yoksa bir spor kapışması mı diye. Bir şeyleri planmayı bırakıyorum ve evrene insancıl bakış açısından bakmaktan vazgeçiyorum. Bu yüzden ben yönlendirmiyorum, yönünü belirleyen yine izleyicilerin kendisi.

Son olarak, bu ayın teması “tasarımın hayatımızdaki yeri”. Peki sizce, tasarımın hayatımızdaki büyük etkileri nelerdir?

Çok fazla şey var aslına bakarsak. Fransız kültüründen gelen biri olarak, özellikle Paris’te bir çok tasarım kodu var. Günlük hayatımızın içindeler. Kullandığımız sandalyeden başlayarak mobilyalarımızda mimariye kadar her yerde. Belki de bu yüzden bir Parisli için Ankara bir felaket olabilir. Çünkü genel bir estetik yoksunluğu var denilebilir. Diğer bir yandan bu tasarım meselesi biraz çelişkili. Bugün moda olan bir tasarım, yarın demode olabilir. Ayrıca, ekonomik düzeyle ilişkili olduğunu düşünüyorum. Her ne kadar Fransız toplumu için yaşamsal olsa da.

REFERANSLAR
http://www.yvesgobart.com/
http://cermodern.org/yves-gobart.html

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?