Yazmaya Dair

Yazar kişisi ve Sabahattan Ali

| Mart 2016


Yazar kişisi: Bazen egoist bazen içine kapanık ama kesinlikle kendini adamış

   Yazarlar, yazmaya nasıl başlarlar? Pek de keyfi bir şey olmadığı kesin… Açıkçası zedelenmiş bir egonun tamiri olarak görüyorum ben yazı yazmayı. Zamanında söyleyeceği olup da susan ama sonradan yazan kişidir yazar. Tabii yeri geldiğinde olanı olmamış, olmayanı olmuş gibi de anlatabilir, değişiktir yazar kişisi, bir yerden sonrası kendi keyfine ve kendi yarattığı yazının Tanrıcılığı oynamaya kalmıştır. Çünkü ne anlattığı değil, nasıl anlattığı önemlidir yazarın.

    Az ve öz yazanı savunur ve takip ederim, biraz cesareti olan, ‘ya başkaları yazdıklarımı beğenmezse, alay ederlerse?’ dönemlerini aşmış herkes yapabilir eline kalem alıp düşüncelerini aktarmayı. Haftalar, aylar belki de yıllarca kendi özgüvensizlikleriyle veyahut kibriyle boğuşmuş olan yazar sonunda kendini bulur ve yazdıklarını başkalarına okutacak ve objektif bir şekilde kritik alabilecek seviyeye gelirse, işte o zaman başlar asıl yazarlık serüveni. Kimi bırakır bu hoyrat kurumu, ‘Neymiş yahu yazmak bu kadar’ der, kimi ise ‘senden bir şeycik olmaz, yazıların sıradan’ laflarına kulak asmadan, daha iyisini yapabileceğini bilerek devam eder yoluna inatçı yazar. Çetin bir yoldur bu. Düşündüklerini kağıda –ya da bilgisayar ekranı bile demeyeceğim, iPhone ekranına zıplayan parmaklarla- betimlemeleri, karakterleri, olayları döken yazarın kafası karışır, rüyasında görür yarattığı karakterleri, uyandığında bir bardak su içer ve en sevdiği gözde karakterinin ölümünü unutmaya çalışır, geri uyur ve kendi betimlediği gül bahçelerinde bulur kendini. Artık bu yazarlık denilen şey, hayatının ve uykusunun bir parçası olmuştur yazarın.

    Gözlem yeteneği olmalıdır yazarın. Yeri geldiğinde susmasını ve orada insanları ve doğayı izleyen bir hayalet olmayı bilmelidir. Öykülerinde insanların en ince mimiklerine kadar yazan, şiirlerinde en hafif duygularla bile insanı mavilere götüren, romanlarında en saf ve en beyaz karaktere bile acımasızca acı çektirendir yazar. Bunları empati kurarak öğrenebilmek için de sessiz olmalıdır yazar, karışmalıdır kalabalığa. Ha derseniz, yaşayarak öğrensin, yaşamıştır zaten, kendisi de tecrübe etmiştir en yüksek mutlulukları ve en derin acıları. Gökyüzüne kadar ulaşıp, düşmüştür yere yazar. Ferit Edgü’nün de dediği gibi, ortak bir düşüş, anlamayı sağlar. Bu yüzdendir edebiyat yapmaya yönelmesi, yoksa rahatında, hali vaktinde bir insan neden yazsın? “Ne jazz yaptın kardeşim ya”. Evet. Başkasının gözünde önemli olmayan, yanımızdan geçen adını bilmediğimiz, normal insanların neler hissettiğinin en küçük ayrıntısını bile ilgi çekici kılıyor kimi yazarlar. Dediğim gibi, ne anlattığı değil nasıl anlattığı…

Sabahattin Ali: Kürk Mantolu Madonna

    En değerli yazarlarımızdan, öğretmenlik de yapmış hapis de yatmış, en son cinayete kurban gitmiş. Az ve öz yazan şair, gazeteci ve romancı. Kürk Mantolu Madonna’yı tavsiye eden arkadaşlarımın dilindeydi hep kitaptan alıntılar. Biraz reklamı oldu tabii romanın ancak bir aşk hikayesini, tabii hepimizin bildiği gibi kavuşamayınca adı aşk oluyor, doğallığıyla, saflığıyla anlatıyor yazar. Kimse klişeleri sevdiğini savunmaz ancak güncel duruma bakacak olursak, klişe konular satılıyor, sattırıyor. Bu roman ise klasik bir konunun orijinal bir yorumlaması, bence çok farklı. Hepimizin içinde olan asıl kahraman Raif Efendi, Kürk Mantosuyla Madonna’ya, yani Maria Puder’e aşık oluyor. Yazar romanın ana fikrini zamanında “Dünya’nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!… Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?” diye açıklayıp, yüzeyde görünen şeylere inanırsak aslında bu güzel duyguları hissetmekten eleneceğimizi dile getirmiştir.

Raif Efendi’nin hissiyatlı iç monologları:

 “Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince, insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.”

“Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor. Bunun sebebi herhalde, ‘Bu öyle olmayabilirdi!’ düşüncesi.”

   “Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.”

“Ne kadar çok insanı seversek, asıl sevdiğimiz bir tek kişiyi de o kadar çok ve kuvvetli severiz. Aşk dağıldıkça azalan bir şey değildir.”

“Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim.”

Ve son olarak güçlü Maria Puder:

“Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu… Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız? Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim.”

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?