Sıla Karakaya ile Röportaj

Bilkent İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü 30. Yıl Kutlamaları

| Kasım 2017


1987 yılında kurulan Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümü 2017 yılının ekim ayında bölümün 30. yıl etkinliklerine ev sahipliği yaptı. Başta Tijen Sonkan Türkkan olmak üzere öğretim üyelerinin katkılarıyla gerçekleştirilen üç günlük programa sektörden oldukça değerli isimler konuşmacı olarak katıldı. Pafta Ailesi olarak sizler için bu isimlerle röportaj yaptık.

Sıla Karakaya:
Sıla Karakaya, Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık Bölümü’nden 2006 yılında mezun oldu. Parsons School of Design’da Aydınlatma Tasarımı’ndan MFA (2008), ikinci yüksek lisansını New York Üniversitesi TISCH Sanat Okulu’ndan, Yapım Tasarımı ve Sahne Tasarımı (2011) tamamladı.

Sıla Karakaya Design + b612’yi kurdu. Tasarımcı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne Sanatlarında ve Moda Tasarımı Bölümlerinde “Yapım Tasarımı: Kostüm ve Sahne Tasarımı” dersleri veriyor. Karakaya, ABD Hükümeti tarafından verilen “Olağanüstü Yetenekli Sanatçı” statüsünü elinde tutuyor.

 

İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü’nden mezun olup daha sonra film ve tiyatroya ilerlemişsiniz. Neden film ve tiyatroyu tercih ettiniz? Ve bir de o süreci yaşarken ne gibi zorluklar yaşadınız? Bu zorlukları nasıl aştınız?

Okula girdiğimden ilk günden beri zaten tiyatro ya da sinema yapacağım çok belliydi. Ben aslında bu bölümü, sinema ve tiyatro yapmak için okudum diyebilirim. Benim hayalimdi. İnsanlar benim oyuncu olacağımı düşünüyordu. Buraya girdikten sonra da çok uzaklaşamadım. Zaten o çekiyor içine. Hep tiyatro ile ilişkili dersler aldım burada da. Yani benim geçişim çok sert bir geçiş olmadı. Ben zaten bunu yapmak için Bilkent’e geldim. Dört sene içinde kendine bir rota çiziyorsun.
Zorlukları yok muydu? Vardı, hala var. Türkiye’de sinemacı olmak zor, tiyatroyla uğraşmak zor. Kadın bir sinemacı olmak hele de daha da zor.

İç mimarlıktan mezun olmanın özellikle Bilkent iç mimarlıktan mezun olmanın avantajlarını yaşadınız mı? Ne gibi avantajları vardı?

Avantajı dışında hiç bir şeyini yaşamadım zaten. Bilkent’i ben çok rahat ve keyifli okudum. Buradan da birinci mezun oldum ama ben okula hiçbir zaman derse giriyorum diye gelmedim. Hep evcilik oynuyormuşum hissiyatıyla geldim. Öğrenmek benim için keyifli bir şey. En büyük avantajım oydu. Hiç bir zaman zulüm gibi gelmedi derse girmek. O yüzden Bilkent’in bu kadar sıkı olması benim çok işime yaradı. Burada o kadar sıktılar ki dışarıda rahat ettim. O yüzden hiç bir dezavantajı yok. Ayrıca Ankara’da üniversite okumak çok keyifliydi. Kampüs hayatı çok önemli, İstanbul’da çok olamayan bir şey kampüs hayatı. Pek çok üniversitede yok. Burada gerçekten bir aile oluyoruz. Biz fakültede yaşıyorduk yani. Bilmiyorum şu an nasıl? O bambaşka bir kader ortaklığı getiriyor. Bilkent’in bunu çok iyi yaptığını düşünüyorum ben.

Yurt dışında olmanız bakış açınızı nasıl geliştirdiğini düşünüyorsunuz?

Bir kere benim gittiğim sene 2006 idi. Biz 76 kişi falan mezun olduk. Mezun olur olmaz yurt dışına giden çok az kişi vardı. Kalanlar burada master yapıp öyle geldi. Hani cesur demiyim de, kendimi ben orada buldum. Orada tabi dünyanın kaç bucak olduğunu görüyorsun. Burada sonuç olarak iyi bir üniversite, iyi bir eğitim tabi ama orada dünyanın bir sürü yerinden bir sürü yetenekli insan var. Onların arasından sıyrılmak için gerçekten burada çalıştığının çok daha fazlasını çalışman gerekiyor. Çalışmamak dışında bir şey yapma şansın yok yani. Orası da komando eğitimiydi. Yurt dışı bana ne kazandırdı dersen bir kere sinema için zaten endüstri Amerika’da. Cengiz Yener hocamız beni çok desteklemişti. Bana bir gün mezun olacağım sene “Niye Amerika’ya gitmen gerekiyor biliyor musun? Çünkü para orada.” demişti. Para olduğu
yerde ilerleme olduğunu anlatmak amacıyla söylemişti. Sinema için, benim sinema yapmak istediğimi bildiği için orada endüstri olmuş bir sektörden bahsediyoruz. Burada hala sektörüz ama endüstri değiliz. Hazır bir mekanizmanın içine girmek formasyon veriyor. Yurtdışının en güzel özelliği de o.

Burada öğrencilik yapan şuan öğrenci olan arkadaşlarımıza önerileriniz var mı?

Var, olmaz olur mu? Ne yapmaktan zevk aldığınızı keşfetmeniz gerek. Meslek dediğin şey en iyi ihtimal ömür boyu yaptığın, en kötü ihtimal hiç yapmadığın bir şey olarak hayatına giriyor. Mezun olduktan sonra hiç mesleğini yapmayan insanlar da var. Ömür boyu bunu yapanlar da var. Ama mesele meslek değil, neyden keyif aldığın. Hayatının çok büyük bir kısmını kapsıyor iş hayatı. İş hayatında keyif almadığın eğlenmediğin iş, hayatını cehenneme çevirebilir. Ne yapmaktan zevk alıyorsunuz? Şarkı söylemekten zevk alıyorsanız iç mimarlık yapmak zorunda değilsiniz. Bir şey okudunuz demek ömür boyu onu yapmanız anlamına da gelmiyor. Öğrencilere buradan söyleyeceğim en net şey bir sürü şeyi keşfetmeye çalışmaları. Üniversite topluluklarına girmeleri, değişik bölümlerden arkadaş edinmeleri. Hiç aklınıza gelmeyen şeylerle hayatınızı geçirebilirsiniz. Kendi çevrenizde kısılıp kalmayın.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?