‘Sevince’ Sergisi, Öğrenci ve Ressamlık Mesleği

Okurken dolu dolu yaşayıp, maskeleri bırakmak...

| Kasım 2017


Irmak Dündar kimdir?

Irmak Dündar, 11 Kasım 1997 tarihinde Ankara’da doğmuş olan, iyi kalpli, güler yüzlü, FAZLASIYLA şirin bir insan. Ancak ressam olduysa, biraz çılgındır da belki, veya özgür ruhlu da diyebiliriz, sizce de öyle değil mi? Konusu geçen ressam, Bilkent Üniversitesi, İktisat Bölümü 3. Sınıf öğrencisidir. Türk Japon Vakfı’nda Sevince adlı resim sergisinden sonra, onunla üniversite öğrencisiyken böyle bir başarı elde etmenin nasıl olduğu, onu nelerin motive ettiğiyle ilgili samimi bir söyleşi yaptık.

 

İlk resim yapmaya ne zaman başladın?

Irmak: Güzel soru. Kendimi bildim bileli resim yapıyorum, nasıl açıklanır bu bilmiyorum ama her zaman resim yaptım ve resim yapmayı da çok sevdim, dolayısıyla ne zaman başladım diye de hiç düşünmedim. Şöyle söyleyebilirim, ilk defter tutup düzenli resim çizmeye başladığım zaman ilkokul 4. sınıfa denk geliyor sanırım. Bir arkadaşımla beraber defter tutuyorduk, sonra dosya tutmaya başladık. Sonra 1. sınıftaki arkadaşlarımıza dövme çizdik, çıkan kalemlerle, bizim sınıftakilere de yapardık. Bundan sonra da defterlerimi biriktirmeye başladım, ortaokul 8. sınıfa kadar, mesela Türkçe defterimin arkasına da çiziyordum, sonra çizgisiz defter aldım, onlara yapmaya başladım, o şekilde daha ciddi bir boyut kazandı, daha kaliteli defterler, boyalar almaya başladım.

Sanat formlarından resim ve görsel illüstrasyonları seçme sebebini ne olarak yorumluyorsun?

I: Aslında sanat formlarından resmi seçmedim, o beni seçti gibi oldu.

Duygu: Güzel cevap.

I: Dediğim gibi, kendimi bildim bileli çizmekten keyif aldığım için hiç ‘acaba neden resme yöneldim’ diye bir düşüncem olmadı. Bana niye böyle bir şey verilmiş de ben neden resim yapıyorum diye düşünmüşümdür en fazla. Belki de bir şey tarafından bana verilmiştir. Dolayısıyla ben seçmedim. Ama illüstrasyonu seçme sebebim anime ve manga izlememe dayanıyor olabilir. İlk illüstrasyonlarıma, bunları izledikten sonra karakterleri çizerek başladım. Ondan sonra gelişti, değişti, bu şekilde kendimi orda buldum.

 

‘Sevince’ adlı serginizin temasından biraz bahseder misin?

I: Açıkça giriyorum, ben lisede ilk defa aşık oldum.

D: Beyfendinin bundan haberi var mı?

I: Yok, herhalde bu saatten sonra da olmaz çünkü artık değilim. Aşık olduğum süre ve ‘kendimi soğutmaya çalıştığım süre’ içersinde bir sürü resim yaptım. Resimlerin başlangıcı soğuma evresi içinde geldi. Aşk çok yoğun bir şey olduğu için o süre içersinde başka da bir şey yapamıyorsun doğal olarak, üretkenlik beklenemezdi o zaman benden. Sonra anladım bu iş olmayacak, açılsam red yiyeceğim, o zaman dedimki bari resim çizeyim, gerçekten de böyle oldu. Başta sinirimi, üzüntümü kağıda dökmek istedim, böyle başladı. Sonrasında hayatımda olan diğer üzücü işler de işin içine girmeye başladı, sevdiklerim tarafından yüzüstü bırakıldığımı hissetmeye başladım. Dolayısıyla bu da bana serginin adı için bir fikir verdi çünkü insan ‘sevince’ her zaman hayal kırıklığına uğruyor bir yerde, bunu düşünerek koydum serginin adını.

D: Beklentilerin mi çok yüksek veya sen insanlara çok şey verirken, verdiğin kadarını alamıyor musun?

I: Evet, aslında insan karşılığını beklemeden sevmeli ama ister istemez de açgözlü bir varlık olduğu için geri dönüşünü bekliyor ve beklediği kadar alamayınca da dolayısıyla hayal kırıklıkları başlıyor. Benim bunları yaparken de düşündüğüm şey, özellikle üzüldüğümde, karşımdaki kişi bu verdiğim sevgiyi haketmiyor. Bunu düşünerek çizdim, dolayısıyla çok hırslı ve kızgın fırça darbelerim oldu, hatta çoğunu da ağlayarak çizdim zaten.

D: Güzel bir sinir atma yöntemi.

I: Satış yaptıkça da üzüntüler gitti.

D: Üzüntüler kazanç olarak geri geldi.

Resimlerinin çoğunda bilinçaltı kimlik ile toplumsal kimliğin kargaşası gözlemlenebiliyor. Bu konuda yaşadığın zorluklardan bahseder misin?

I: Herkesin başkaları için bir beklentisi vardır. Ailemiz, arkadaşlarımız bizden bir şeyler bekler, herkesin birileri için beklentisi oluyor bu hayatta. Benden de beklenen çok şey var ama ben aslında bu beklenen şeylerin hiç biriyim. Böyle olunca da bir kargaşa oluyor doğal olarak. Karşımdaki insanın benden ne beklediğinin, farkında olduğum kadarıyla, hiç biriyim aslında. Mesela ailem benim, en basitinden iktisatçı olmamı bekliyor. Şimdilik daha çok sanata yönelimliyim ancak iktisatçı da olacağım.Resim yapma sürecimde de insanlarla çok büyük tartışmalar yaşadım, bunların çoğunun da beklentileri karşılayamama olduğunu anladım, o da herhalde bir şekilde resimlere yansıdı.

D: Kendine çok yüklendiğini düşünmüyor musun? Tabiiki de ailemiz bizden çok şey bekler ama bir yerden sonra kendi iyiliğimiz için beklerler bunu. Kendine çok yüklenirsen, kendi iyiliğin için de olmuş olmuyor bir süreden sonra, duygusal ve psikolojik bir çökkünlük olduğu için.

I: Mesela biri senden çok mülayim bir insan olmanı bekliyor ama sen hırçınsın, karşındaki kişiye onu kırmamak adına bir maskeyle cevap veriyorsun.

D: Bu da toplumsal kimlik oluyor galiba.

I: Biraz da öyle. Benim genelde öyledir, ben akrep burcuyum.

D: Sokarım diyorsun.

I: Çoğu özelliğini taşırım aslında ama sevdiğim insanlara karşı gerçekten çok yumuşuyorum. Normalde vermeyeceğim kadar yumuşak tepkiler veriyorum ve insanlar böyle olduğumu düşünerek hareket ediyor ama aslında böyle değilim. Dolayısıyla bu bir sıkıntı yaratıyor benim için.

Sanatçının oto portresindeki renk seçimin fazlasıyla parlak ancak portre net bir şekilde okunmaktansa insanı biraz daha farklı bir dünyaya çekiyor gibi. Bunu yaratırkenki amacın, sanatındaki öznelliği vurgulamak mıydı? Tarzına katkıda bulunan etkenler nelerdir?

I: Ben oto portreyi yaparken bu kadar sevileceğini düşünmedim. Sergide gelip sorular soran insanlar oldu.

D: Çok dikkat çeken bir oto portre. Kişinin arkasında bir hikaye olduğu belli.

I: Bir arkadaşım satın aldı onu, ben satılacağını hiç düşünmüyordum. Aslında ben onu yaparken hiç beğenmedim çünkü ne kadar istemesem de çok karmaşık oldu, çok beğenmedim ama sergiye koyacak kadar beğendim. Mesela beğenmediğim birkaç tane daha resim vardı, onları koymadım. Birkaç oto portrem daha vardı, fazla sade buldum. Çok karmaşık olmasın ama çok da sade olmasın derken karmakarışık bir şey çıktı ortaya, ben de şaşırdım nasıl oldu diye. Ben genelde resim yaparken kendimden geçiyorum aslında.

D: Farklı bir evren diyorsun.

I: Evet, farklı, normalde düşünmediğim düşünceler.

D: Kendi rahat alanında olduğunu mu hissediyorsun?

I: Aslında daha bir baskı altında hissediyorum kendimi, biraz değişik bir kafa olacak bu ama bütün düşüncelerini aktarmak istediğin şeye topluyorsun, rahatsın çünkü seni tutan biri yok ama sen kendini tutuyorsun aslında, neyi aktarmak istiyorsun, neyi istemiyorsun, neyi yaşamak istiyorsun… Mesela en küçük, yanlış bir siyah çizgi bile mahvedebilir o düşünceleri, bambaşka bir yere götürebilir.

D: Bunlardan korkmadan mı resim yapmayı hedefliyorsun? Resim yaparken mükemmeliyetçi misindir?

I: Zaten bu tarz resimleri her zaman yapmıyorum, çok yoğun duygular beslediğim zaman yapıyorum. Mesela çok öfkelenmişimdir veya çok mutlu olmuşumdur ama onda bir hüzün de vardır, aşk dedik ya…

D: İkisi bir arada olmadan aşk düşünemeyiz tabii.

I: Evet, duygu yoğunluğu yaşadığım anlarda çiziyorum zaten, yoksa bir anlamı da kalmazdı. Dolayısıyla o anlarda yoğunlaşabilmiş oluyorum ve yanlış bir hareket yapmamış oluyorum. Kafam çok dağınık olduğu zamanlar, genel normal günler, okuldan servise atlıyorsun eve doğru, ‘hadi bir şey çizeyim’ dediğin zaman o istediğin şey olmuyor, ondan korkuyorum mesela, her dakika olmuyor yani.

D: Kendini yönlendiriyor musun? Şu renkler beni daha iyi yansıtıyor vs. gibi?

I: Aslında çok düşünmüyorum renk kullanırken. Mesela insanlar genelde resimlere baktığı zaman, özellikle sergimde de daha iyi anladım bunu, ‘bak buradaki siyahla mavi ne kadar uymuş, bunu nasıl uydurabildin?’ ya da ‘buradaki pembeyle yeşil çok güzel olmuş, buradaki renk geçişini nasıl verdin?’ gibi sorular sordular bana ve ben o an anladım ki aslında ben resmi yaparken bu insanlar gibi bakmamışım olaya, çok daha farklı bakmışım, aslında nasıl baktığımı da çok kelimelere dökemiyorum çünkü aklıma geldiği şekilde kullanıyorum boyaları. Biraz keçeli kullanıyorum, sonra diyorum başka bir şey lazım herhalde, alıyorum oradan akriliği sürüyorum, diyorum yine olmadı, e hadi suluboya katalım bu sefer, değişik değişik. İnsanların sorularına da cevap veremiyorum çünkü bilmiyorum, bir şekilde uyuyor herhalde. Anlık duygularıma bağlıyorum genel olarak. ‘Hadi Irmak çıldır’ diyor herhalde, ben de çıldırıyorum sonra.

Çocukluk dönemi ve aile gibi temaları sık sık işlemişsin. Ailenin sanatına nasıl bir katkıda bulunduğunu düşünüyorsun?

I: Benim için hayatta en önemli şey ailem, her zaman da öyle olacağını düşünüyorum, hep de öyle oldu çünkü. Kendi aile kavramımı da biraz farklı görüyorum aslında. Mesela aile deyince insanın aklına annesi babası gelir, biraz daha büyük olarak anneannesi, babaannesi, dedesi işte teyzesi, kuzeni, tabii ki onlar da benim ailem ama bir de benim arkadaş ailem vardır aklımda. İki elim kanda olsa ‘Irmak koş’ deseler ben koşar giderim onlara, bu dengeler de şaştı aslında bu dönem içinde, bu çok etkiledi. Mesela ‘Childhood’ isimli resim. Anneannemin evinde sakladığı resimler vardır hep, küçükken çizdiğim resimler, bunları sakladığı yerden çıkarıp getirdi ‘Bak bunları dedenle saklamıştık’ dedi, dedem de çok önce vefat etti, çok duygulandım o resmi görünce ve dedim, bunu tekrar yapmam gerekiyor. İnsanlar resmi çok beğendi ama diğerleri kadar boya yoktu üzerinde, diğer resimlerim kadar da çalışmamıştım üstünde.

D: Verdiğin duygu tam yerinde olmuş.

I: Duyguların resimle geçtiğine inanıyorum. Aile kavramının da duygusal boyutu benim için çok önemli, dolayısıyla o şekilde yansımıştır.

D: Çok teşekkür ediyoruz, kendine iyi bak, resim yapmaya devam.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?