Sen hiç yalnız kalmadın

You were never really alone

| Temmuz 2019


Sen hiç yalnız kalmadın

You were never really alone…

…çünkü öyle bir vaktin hiç olmadı. Toplumun sana yazdığını sandığın düzende savrulup durdun,hiç duramadın.Bir şehri sevdin çünkü orada doğdun, orada tanıdın insanları, oraya alıştın bir düzenin parçası oldun, öylece devam ettin. Ayılman ya zaman aldı ya da olmadı. Kalabalıklar içinde yalnızlık dedi bu neslin insanları lakin kalabalıklar seni yalnız bırakmadı, anlık sorgulattı ama devam ettin yoluna. Belki böyle şeyleri kafaya takan biriydin, ki takmalıydın da, ama bu da fazla uzun sürmedi çünkü sen hiç yalnız kalmadın. Tam bir sorgulamaya girdin bir şeyler böldü  seni unuttun ne düşündüğünü, ya da alemini dağıtacak bir sebep yokken düşünmek sana ağır geldi.  Bir film açtın, telefon listene baktın buluşabileceğin konuşabileceğin bir arkadaş seçtin  kendine, buluştunuz ve birbirinizi uyuşturdunuz. Buluştuk,  gündem neyse o gündeminiz oldu. Kendi gündeminizi hiç bulamadık bomboş şeylerle doldurduk alemimizi. Bir ölüm vardı sorgulatacak sana hayatı, onun bile sesi kısıldı, gaflet seni sersem bir şey yaptı. Seni sorgulatan geçmişe ve geleceğe bağlayan aklın sadece anı yakalamaya düçar oldu. Ani ve fâni zevklerin, arkadaşların,sevgilerin, sevgililerin peşinden koştun. Kimi zaman yoruldun ve durdun. Tam sorgulayacaktın ki sıkıldın çünkü sıkılmak bu neslin insanına göre şeyler değildi. Her an bir şeylerle hemhal olması gerekirdi ki bu kolayca da olurdu. Fazla esbaba gerek yoktu, bir telefon yeterdi dağıtmaya zihnini.  Zaten  bir ampul 1878 yılında  bulunduğunda tüm düzen değişecekti. 1878’de aslında çok şeyler değişti bir ışık geldi evimizi aydınlattı,  bir nur geldi alemimizi karanlıktan kurtardı.

​…because you never had the time. You drifted from one place to another in the system which you believed the society wrote for you, never able to stop. You loved a city because you were born there; that was the place where you got to know people and where you got used to everything, becoming a part of the routine. It either took time for you to leave or was never possible. People of this era called it being alone in a crowd, though the crowds would never leave you alone and so you would move on after only a moment of questioning. Maybe you were the kind of persone who fastened upon these things–as you should have– but that never lasted very long because you were never really alone. Something would always interrupt your thoughts and make you forget what you were dwelling on or you felt as if it was too much to think when you saw no reason to disrupt your state. You put on a film or checked your phonebook and chose a friend that you could talk to, you met and numbed each other. We met, our agenda was whatever was up at the time. We could never create our own agenda, we spent our time with shallow concepts. The only thing there was that could make you question life was death, even its voice faided as negligance turned you into something muddled. What made you question and what tied you to the past and the future, your mind, became focused only on seizing the moment. You ran after sudden and mortal desires, friends, loves, lovers. You got tired and stopped from time to time. Whenever you were about to question, you were bored because being bored was not for the people of this generation, one had to relate to something at all times; which, actually, happened pretty easily. They did not need many reasons, one phone call would simply distract them. A newly found lightbulb would change the entire order in 1878 anyway. In fact, a lot has changed in 1878 as a light came and lightened our home; a light came and saved our world from darkness.

Öyle işte. İnsan duramayınca düşünemedi ki  bir derdi olsun. İnsanların dertleri  büyüklüğü nispetindedir zaten. Küçük insanın derdi de sadece kendi zevkleri oldu. Öğlen yemekte ne yiyeceği nerede yiyeceği en büyük dertti artık. Hatta öyle bir şey ki yemeğe gideceği mekanın yorumlarını okudu,  hangi yemeğin meşhur, hangisinin ucuz olduğunu düşünüp durdu. Oysa alacağı zevk dilinde bıraktığı otuz saniyelik bir zevkti onun peşinden koşar oldu. Genel kültür diye addettiği boş bilgilerle doldurdu zihnini hatta bu boş bilgileri bilmeyenlere şaşar oldu. ”AAAAA! O filmi izlemedin mi?” ”Bu şarkıyı nasıl bilmezsin?” Nerede yaşıyorsun sen?” Bunu nasıl duymadın diye?” genel kültürsüzlükle itham etti karşısındakini. Büyük gördüğü insanların cümlelerini büyük, küçük gördüğü insanların cümlelerini küçük zannetti. Lakin büyüklük fedakarlık nispetindeydi. Dünyasından fazlasını feda eden insanlarda vardı oysa ama o onları hiç tanımadı. Büyüklük en çok kitabı okunan ya da hakkında en çok kitap yazılan insanlarında  değildi. Onların hayatını bilmek nispetinde  kültürlü de olmazdın ya da olsan kaç para ederdi. Herkes şu hayatta birilerine ya da bir şeylere hizmet ediyordu . Sorun bunun neresinde olduğundu. Sen niye gelmiştin bu dünyaya ve ne  uğruna  gidecektin. Bunu da  sorgulamadın çünkü sen hiç yalnız kalmadın çünkü öyle bir vaktin hiç olmadı.

So it went on… One could obviously not be bothered when one could not even stop. People’s problems are based upon their greatness after all. Small ones’ problems could only be their own lives and tastes, what there was for lunch had become the biggest issue. They even read comments on the place they were going to eat at and thought over which food was famous or cheap, etc.; whereas the pleasure they would get was the mere taste the food was going to leave for the next thirty seconds. They did not only fill their minds with the vacant information they called general culture, but also started to be surprised when they accountered someone without that information: “WOW! Have you not watched that movie?”, “How do you not know this song?”, “Where do you live, under a rock?” became the ways they accused the other person. They believed that every sentence of ones whom they thought were great were great when all that was said by whom they believed to be small, was small. Yet the major greatness was at thre rate of one’s sacrifices; they never knew those who sacrificed more then their whole world. Greatness was not of those who had the most read books or who had the most books written on because knowledge was not one of the criterion  that would mean culture in the eyes of such people. At the end of the day, everyone served someone or something in this life; what mattered was where you were in this system, why you came into this world and for what you were going to leave it. You never questioned these, too because you were never alone and because you never had the time to be so.

Editör/ Editor: Serra Koz

Grafiker/ Graphic Designer: Deniz Vadi Töngür

Çeviri/ Translator: Deniz Karaytuğ

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?