Sanatçı kimdir?

Bu manyaklar ne arıyor...

| Kasım 2017


Sanatçı kavramı ele alındığında, bir çok sıfattan bahsedilebilir. Belki de topluma göre biraz daha ‘farklı’ kabul edilen insanlar, belki şımarık belki hiç değil, belki de sadece hayattan sonuna kadar tatmin almayı arayan insanlar topluluğu. Bunun ana odağı ve sanatçı kavramının doğmasına izin veren obje, dışavurum yöntemini ararken kullanılan medyum. Bir sanatçı hislerini açığa vurmak için, saldırır o nesneye. Bir şair kağıda, bir müzisyen gitar tellerine ve bir ressam tuvaline narin beyazı görünmeyene kadar hücum eder. Siz hiç, birini bir şey yaratırken izlediniz mi bilmiyorum ancak bu tip bir manzara, insanın en primitif halini, adeta bir hayvan belgeseli gibi ortaya koyuyor. Hem büyük bir zeka örneği hem de insanın en derin ve belki de pis dürtülerinin yaşam bulmuş hali. Hayatın en derin düşüncelerinin, en tuhaf hislerinin yarattığı gizli bir dünya düşünün ve bu koskocaman dünya, kendine gerçek hayatta aradığı yeri bulamayınca, insanın zihninde ve duygularında yer etmiş ve bu yaratıcı an bütün bu hisleri, capcanlı, etten kemikten bir sanat objesi haline getiriyor. Tasarım fakültesine girer girmez ilk öğretilen şeylerden biri, sanatın sadece sanat amaçlı yapılmasının onun ‘sanat’ olarak kabul edilmesine yol açacağıydı. Ne para karşılığı yapılmış bir tablo, ne de sipariş adı altında gelişen herhangi bir şey. Belki de toplum onayı bile aramaz gerçek sanatçı, bu tip şeyleri dışavurumunun önüne koyarsa içtenlik kaybolur.

 

Nasıl göründüğünü, insanların ne düşüneceğini takamaz bir sanatçı. Sanat, kendini pazarlama işi değildir çünkü, Hollywood yıldızları gibi ‘kim daha iyi bir hayat yaşıyor’ yarışına girilirse eğer, hissedilen bütün o duygular gerçeklikten uzaklaşır ve kendini yapay bir sitcom’muşçasına ‘hissedilmesi gereken’ duygulara bırakır, veya hissedilmesi ‘normal’ olarak kabul edilen duygulara. Sırf sanatçı olacağız diye boş yere anormal mi olalım peki? Hayır, absürd marjinalliğin de lüzumu yok ama keşfetmek için de deneyip görmek lazım tabii…

 

 

Kendini bulma yolunda bir sürü maske takıyoruz, çıkartıp deniyoruz ve ‘toplumsal gerçeklik’ olarak kabul edilen şeylere hükmetmeye çalışıyoruz. Buna da büyümek deniyor galiba, kendi yolunu bulmak. Eğer kendi yolunuzu bulacak kadar şanslıysanız, bir sürü acı getirir bu, dışlanma, soyutlanma ve niceleri. Belki toplum içinde çok normalsinizdir ama eve geldiğiniz saniye, bambaşka bir dünya sizi bekliyordur. Şizofreni? Belki. Belki de gerçekten bazı şeyleri hissetmek için kendinize izin veriyorsunuzdur. Bu acıları kendi yararınıza çevirmek de sizin elinizde, bakınız: ‘Satılan bir sürü tablo’. Duyguları sonuna kadar yaşamak özgürlüktür. Bazen insanlar bazı şeyleri hissetmek için kendilerine izin vermezler. Birilerine kızgın olmak, hatta bazen de hatalı olmanın pişmanlığı. Modern şehir hayatında zaten bazı şeyleri sonuna kadar hissedecek vakti de bulamıyor insan, çözülmemiş sorunlar, yarım kalmış ilişkiler ve havada asılı kalmış sözler, olduğu gibi kalıyor ve insan yoluna devam ediyor. Gerisi de sanat oluyor…

 

Irmak bana, hislerini artık bastıramadığında, kontrol edemediğinde yaptığı şeyin, boş bir tuvale dünyasını boyamak olduğundan bahsetti. İçinden taşan uçsuz bucaksız denizler artık ona çok geldiğinde, belki de içinden bir yönlendirmeyle, belki de bilinçaltının artık daha fazla dayanamaması onu çizim ve resim yapmaya itmiş.

 

‘Normalde bu kadar yumuşak değilim ama sevdiklerime karşı yumuşuyorum ve onlar beni böyle sanıyorlar’ sözü beni çok etkiledi. Sürekli kendini kanıtlama derdinde olmayan, kendinden emin insanlar lazım, bazı yapı taşlarının gerçekten kurulması için… Sanatçıdan bahsediyorsak da sanatçıyı en çok besleyen kavram olan kişisel ilişkilere değinmeden geçemeyiz. Peki ya kendinden emin olan insandan, diğerleri emin değilse? Realist ve idealist bakış açılarının çakışması diyebiliriz. İyi niyetinin suistimal edildiği hissettiğinde insan, içindeki canavarı ortaya dökmekten çekinmeyebiliyor… Kişisel ilişkiler bağlamında, ‘Bu savaşı ben başlatmadım’ diyerek geri çekilmek de bahane olamaz tabii çünkü somut bir dünyada yaşıyoruz ve Irmak o kağıtta diyor ki ‘Bu savaşı ben başlatmadım ama ben bitireceğim’ ve son ürün olarak da insana gerçekten dokunan resimler görüyoruz.

 

Herkesin bir şeyler anlatmak için bangır bangır bağırdığı bir dünyada yaşıyoruz. Gerçekten güzel olan şeylerin bağırmasına gerek var mı?

 

Belki de bazı hırsların yatışması, insanın sakinleşmesi için ‘güvenli bir nokta’ gerekir insanın hayatında ve anladığım kadarıyla bu Irmak için, ailesi oluyor. Hem içine doğduğu aile, hem de sonradan yarattığı arkadaş ilesi. Arkadaşlarla ilişkiler de bir nevi sanattır, kendini ifade etme biçimi de denebilir ancak kalıcı ilişkilerin temelinde yatan ‘karşılıksız sevgi’ gibi kavramlar, egodan bağımsız bir şekilde gelişiyor. Bir insanı size davranış biçimine göre çok sevebilirsiniz veya nefret de edebilirsiniz. Belki çok eğlencelidir ve o insanın pozitif enerjisinden besleniyorsunuzdur, belki de çıkarınız düştüğü için, sizi yüksek yerlere taşıyordur ve bu yüzden o bireyden vazgeçemiyorsunuzdur ancak yer ve zaman tanımayan koşulsuz sevgi, bundan çok daha bağımsız bir şey. Sanatçıyı çok yücelttik, belki ilk başta yerden yere vurduk ama nihayetinde, her insanın özünde yatan şey belki de sakince girip, tek kelime etmese bile anlaşıldığını, güvenildiğini ve onay gördüğünü hissettiği bir ortam arayışıdır.

 

Duygusal otorite bir sanatçıyı yatıştırır mı? Kesin bilgi, hayır, sanat uğruna, yaşam uğruna yıkar sanatçı her şeyi. Bunu göze aldığı için de, bir yerden sonra önemli olan o an ne hissedeceğini beklemek haline geliyor. Manyaklık yani… Veya seçim meselesi de diyebiliriz. Pablo Picasso tutkularını takip edip 3 kere evlendiyse de, hayatına girip çıkan kadınların sayısı belirsiz. Ona ilham veren kadınlarla birliktelik yaşayıp, kutsal evlilik bağı altında bağlansa da, bir süre sonra belki de bazı savaşlar verilip bittiğinde, basitçe ‘sıkılıyor’ sanatçı ve keşfetme özgürlüğüne, denemeye ve gelişmeye devam etmek için yeniden yola çıkıyor. Dediğim gibi, seçim meselesi. Kurtlar sofrasına dalma cesareti de diyebiliriz, değeri çok yüksek olan evinden vazgeçecek kadar küstahlık da.

 

Picasso, Le Reve, 1932

 

“My dear,
Find what you love and let it kill you.
Let it drain you of your all. Let it cling onto your back and weigh you down into eventual nothingness.
Let it kill you and let it devour your remains.
For all things will kill you, both slowly and fastly, but it’s much better to be killed by a lover.”

 

Charles Bukowski’nin bu dizeleri belki de hayatını sonsuz bir savaşa emanet etmiş olan aşık adam portresinin bir ürünüdür. Sürekli ipleri elinde tutmak mıdır aşk, yoksa kontrolü devredip kendini rüzgarın akışına bırakmak mıdır? ‘Aşk yan odadan gelen müziği sevmek gibidir, kontrolü elinizde olmadığı için sadece o an keyfini çıkarmak zorunda kalırsınız’. Romantik ilişkilerde kontrol çok önemlidir ancak asla en önemli şey değildir. Neyi kazanırken neyi kaybettiğine dikkat etmeli insan.

 

Özgür hissetmek çok güzeldir. Bir varoluş biçimidir. Hiçbir limit altında kalmadan, sonuna kadar yaşamak. Bu bir yana, çok fazla insan var şu dünyada, türlü türlü karakter, türlü türlü huy… Kendi sanat objesini bulmalı insan, bu belki de sanat olmak zorunda da değil. Belki ‘objesizlik’ de bir yaşam türüdür, yüce dostum Buddha…

 

Bir sanatçının portresine bakarken, kendinizi aramak yerine, onun konuşmasına izin verin, dinleyin, algılamaya çalışın. Sanat objesini bir tüketim nesnesi haline getirip, manipüle etmeye çalışırsanız, varoluş sebebini kaybeder. İçinizi arıyorsanız, bırakın o sizi bulsun, bazen sadece izin vermeniz gerekir. Eğer beklenmedik bir anda çok beğendiğiniz bir şey bulursanız, kendinizi de bulursunuz, adı aşk olur, sanat olur, mutluluk olur…

 

REFERANSLAR

http://listelist.com/pablo-picasso-kimdir/

http://www.leblebitozu.com/pablo-picasso-kadinlari-ve-onlarin-ilham-verdigi-tablolar/

https://www.goodreads.com/quotes/677545-my-dear-find-what-you-love-and-let-it-kill

https://www.behance.net/gallery/1316541/The-Art-of-Negative-Space Tang Yau Hoong

http://www.picassomio.com/gallery/wills-art-warehouse/graham-holland-exhibition-1604.html?page=2

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?