Sanat İle Yaşayanlar

Her şeyin içinde bir tutam aykırılık

| Nisan 2018


 

Sanatını meslek edinmiş iki insandan bahsedeceğim size.

Döneminin en çok tanınan ve saygı duyulan insanlarından birisi; yoluna insanların hayatlarına nasıl dokunabilirim diye başlayanlardan… Yazdığı eserler ile tutarlı bir hayat süren, imajını iyi oluşturmuş ve hayattaki rolünü hem kendisi için, hem de eserleri için iyi oynamış bir kişi.

Lev Tolstoy; döneminin siyasetine ve koşullarına her zaman  ayak uydurmuş. Yazdığı ilk eserlerinden itibaren adından söz ettiren bir yazar olmuş ve bunu öyle bir incelikle yapmış ki artık döneminin siyasetinde yer alan bir isim olmayı başarmış. Gerek politik, gerek güçlü duruşuyla halkı arkasına almış. Hatta bir dönem St. Petersburg’da çıkan en büyük Rus gazetesi Noviye Vremya’nın başyazarı Suvorin şöyle yazmış: ” İki Çarımız var; 2. Nikola ve Lev Tolstoy. Bunlardan hangisi daha kuvvetli? 2. Nikola, Tolstoy’a bir şey yapamıyor, onun tahtını sarsamıyor. Oysa Tolstoy, hem Nikola’nın hem de hanedanın tahtını yerinden oynatıyor.”* Bu durum onun ölümünden sonra Rus devrimini hazırlayan insan olarak anılmasını sağlamış; çünkü Tolstoy eserlerinde Rusya’nın aynası olur. Onun eserleri Çarlık Rusya’sından, Devrim Rusya’sına ilerleyen süreci birçok yönüyle gözler önüne serer. Bu yalnızca dış gerçek açısından değil, iç gerçek ya da bilinçaltı açısından da büyük önem taşır. Dahası bu yönüyle öncüdür. *

circa 1906: Russian writer Leo Tolstoy (1828 – 1910) in the garden of his Russian home with his wife Sonya (Sofya). (Photo by Hulton Archive/Getty Images)

Fikirleri ile edebiyatta büyük bir devrim yaratmış olan Tolstoy, insanları sorgulamaya iten tutumu ve eserlerinde yarattığı karakterlerinin her birinin birbirinden farklı olması ve gerçek hayatın bir parçası olmaları onu başarıya ulaştıran şey olmuş. Tolstoy’un Savaş ve Barış eseri, bir tuval üzerinde politik ve kişisel olaylar arasında yaptığı geçişler, dönemin siyasetini ve savaşlarını açıkça anlatmak yerine o şartlar altında yaşayan farklı kesimlerin hayatları üzerinden dönemi anlatıyor. Savaş ve Barış’ın herhangi bir ana karakter içermediği bu yüzden söylenir. Çünkü ‘her karakter kendi hikayesinin kahramanıdır’ tutumunda ilerleyen bir eserle karşı karşıyayız. Kitapta belki en önemli nokta hayatı sorgulama durumunu oluştururken, olay akışını belirli aralıklarla kesmekte bir yanlışlık görmüyor oluşu. Tolstoy ve soru sormaya itiyor okuyanı… Bu yüzden eserinin başında “O bir roman değil, bir destandan daha azı… Tarihsel bir günlükten de daha azı. Savaş ve Barış, ifade edildiği biçimle, tam da yazarın ifade etmek istediği ve edebildiği şeydir.” diye tanımlıyor eserini.

Bir diğer eseri Anna Karenina’da ise toplumun ve dinin, insanı nasıl suistimal etme döngüsünün içerisine soktuğunu gözler önüne seriyor. Bu döngüde kadının değerini ve toplumsal yargıların yozlaşmışlığını, kitabında yoğuruyor ve bize konuyu büyük bir sahnede servis ediyor. Dönemin çalkantılı siyasetine yaptığı göndermelerle, kitabın sonlarına doğru en sıkılarak yazdığı ve yarım bırakmayı düşündüğü ilk eseri olduğunu itiraf ediyor. Bu itirafına rağmen üstüne benzerleri yazılmaya çalışılan muhteşem bir roman çıkıyor karşımıza. Anna Karenina’nın pek çok özel noktası olması ile beraber en önemlilerinden biri belki de Tolstoy’un kendi bakış açısından,  kadın kavramını ele alıyor olması. Tolstoy Anna Karenina’dan sonra bir nevi ateş hattına düşüyor ve bu durum onun için yeni bir dönem oluşturuyor. Küçük bir köye yerleşip inzivaya çekiliyor. Bu dönemde İtiraflar’ı yazıyor. Bu eseri ile Tolstoyculuğun temel yapı taşını oluşturduğunun farkında değildi belki ama bu eser büyük bir fikir akımının temelinin oluşmasını sağladı. Yavaş yaşadığı ve inzivaya çekilip kafasını dinlediği dönemden sonra, Tolstoy adeta bir diriliş yaşıyor ve diğer güçlü eserlerini de bu dönemde oluşturuyor. Siyasal ve dini hiç bir iktidarı kabul etmediği bu dönemde, Diriliş eseri onun dinden aforoz edilmesine sebep oluyor. Bu olaydan sonra kendine özgü bir din geliştirerek yaşıyor. Bunca siyasi çekişmenin olduğu, uzun ve dolu dolu geçen bir hayattan sonra hayatının son dönemlerini köylerde ve küçük kasabalarda geçirmeyi tercih ediyor. Bir Kont olarak doğan Tolstoy, kendi tabiriyle bir köylü olarak hayata veda ediyor. Tolstoy’un son sözleri şöyle oluyor: “Peki ya köylüler… Köylüler nasıl ölür?”*

 

 

Bir diğer başarılı ve kendinden söz ettirmesini bilen isim ise Salvador Dali; Tolstoy’un tam tersine o topluma ayak uydurarak ya da ‘bu insanlara ne öğretebilirim’ gibi bir yaşama ideali olmamış. Aksine aykırı ve eksantrik bir yaşam sürmüş. Onun bu aşırı tavırları, hayata olan tutumun da biçimlendiği çocukluk döneminde başlamış. Kendi kimliğini kabul etmemesinden kaynaklanan bir sorun olarak da düşünebiliriz bu durumu. Dali, ailesinin ilk çocuğunun vefatından sonra ona tıpatıp benzeyen ikinci çocuk olarak doğmuş. Dali çifti Salvador Dali’nin, ilk çocuklarının reenkarnasyonu olduğuna inanırlarmış. “Doğar doğmaz tapılan bir ölünün ayak izlerinde yürüdüm. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinden itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.”*   Her geçen gün ailesi ile devam eden çatışmaları ve bunun yanı sıra kendi benliğini kabul ettirme isteğinin daha da arttığı ergenlik döneminin başında ilk eserini oluşturmuş. Hasta Çocuk; bu eser onun içinde bulunduğu duruma bir özet olmuş. Ailesi sanata olan ilgisini fark etmiş ve Dali kısa bir süre içerisinde resim kursuna  başlamış. Resme karakalem ile başladıktan kısa bir süre sonra sanat akımları ile tanışmış. Empresyonist ve Realistleri tanımış. Küçük yaşta başladığı bu yolculuk onu zamanla olgunlaştırmış ama aykırı tavırlarından bir şey eksiltmemiş.

 

Resim sanatı ile erken yaşta tanışması onun için büyük bir avantaj olmuş her zaman ve bunu devam ettirmek için  sanat okuluna başlamış. Sanat okulundan fikirleri yüzünden uzaklaştırma almış. O dönemde yaşadığı bir kaç olaydan dolayı kısa bir süre tutuklu kalmış. Sonra okula tekrar kabul edilse de disiplinsizlikten atılmış. Bu durum onu resimden uzaklaştırmamış; O yoluna devam etmiş. Sürrealizm akımının en çarpıcı örneklerini oluşturan ressam olmuş. Dali adeta var olan bir akımı yetkin kullanımıyla yeniden yaratmış, çarpıcı eserler vermiş. En önemli sürrealist eserlerinden, aynı zamanda Dali’nin başyapıtlarından olan Belleğin Azmi eserine de baktığımızda, belki de hayatımız içerisinde en esnetemeyeceğimiz sürekli akıp giden zaman kavramına verdiği şekil, onun zaman kavramından bizim kadar etkilenmediğinin bir göstergesi. Aynı zamanda toplumda ne kadar önem verilen, kişi ya da kavram varsa pek çoğunun başkaldırışını, kendi  tabiriyle eserlerinde resmetmiş. Resim gibi pek çok alana da ilgi duyan Dali’nin atom ve bilime karşı inanılmaz bir ilgisi varmış. Bunun yansımalarını eserlerinin birçoğunda görebiliriz.

Dali, dünyayı gezdikten sonra ülkesine dönerken, faşist lider Franco’yu, ülkesine girip çıkarken zorluk yaşamamak için desteklemiş. Kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etmiş. Bu yüzden pek çok Marksist dostu ile arası bozulmuş. Bunun için özellikle söylediği bir söz var “Beni  Marksizm bir parça bile ilgilendirmiyordu. Politika bir kansere benziyordu.” dese de sonra pek çok sanatçı onun bu tavrı için suçlamış. Dostlarından biri olan Picasso’nun ona karşı tutumu karşısında O’nu bir tablosunda resmetmiştir. Politikaya olan bu katı tutumu için resminde bir büst şeklinde ve kıvrak zekasını kafasının içine doğru kıvrılan kıvrımlarla ve farklı bakış açısını boş göz bebekleri ile bu şekilde tasvir etmiş ve Marksizm düşüncesinin eskimiş olduğunu düşündüğünden vücudunu sarkmış ve yaşlı bir şekilde resmetmiştir. Dali’nin gençlik yıllarında tanıştığı Picasso’nun, Dali’nin sanat hayatına etkileri olmuştur.

Bir noktadan sonra hayatı onun için daha anlamlı hale getirdiğini düşündüğü, hayatının aşkı ile karşılaşmış: Gala. Bu kadın evli ve Dali’den on yaş kadar büyük de olsa aralarındaki elektrik çok farklı bir ilişkiye dönüşmüş. Dali onu ilham perisi, sırdaşı ve hayatının aşkı olarak tanımlamış. Bu ikilinin uzun bir birliktelikleri olmuş. Gala benim yorumumda, Dali’nin hayatının farklı bir dönemini oluşturan insan olmuş. Her büyük sanatçının arkasında bir kadın var demiyorum, her büyük sanatçının arkasında güçlü ilişkiler ve dönüm noktaları var. Bu dönüm noktaları bizim hayatlarımızı da etkileyen bir döngüyü oluşturuyor. Gala’nın Dali’nin hayatındaki yerinin en doğru tarifini Freud yapmıştır; “Freud’un içten  ve fanatik olarak tanımladığı Dali’nin gözleri; hep büyüleyici bir dünyayı keşfediyordu. Dali hiçbir zaman taptığı esin perisi Gala’dan ayrılmadı ve kendine duyduğu ihtiyaçtan daha fazla bir ihtiyaçla ona bağlıydı.” Gala’nın ölümü ile Dali’nin hayatı bir depresyon evresine girdi. Karısının mezarının olduğu Púbol’e yerleşti. Son eserlerini verdiği bu dönemde, karısının vefatından kısa bir süre sonra hayata gözlerini 84 yaşında yumdu

Bu iki birbiri ile alakasız insanın, Salvador Dali ve Lev Tolstoy’un, aslında ortak bir noktaları var… Hayatlarını sanat ile yaşamış ve kendi sanat akımlarını oluşturmuş insanlar onlar. Tolstoy’un hayata ve sanata olan tutumuna karşı, Dali hep biraz daha aykırı kalıyor. Tolstoy bu zengin ve soylu yaşam kültüründen kaçmış bir insan olarak pek çok şeyi temsil edebiliyor, Dali ise kendini zahmete sokmayı sevmeyen ve zengin yaşam tarzını kültür kabul eden bir insan olarak yaşamayı tercih ediyor. Dali politikayı sadece kendi menfaati için kullanmakta bir sakınca görmüyor ama Tolstoy bir çarı bile devirebilecek kadar siyaseti yetkin kullanan bir karaktere dönüşüyor. Tolstoy tutarlı tutumunun içinde her zaman dönemin koşullarına bir parça aykırı hareket ederken, bu aykırılık onun ifadelerini belki  de daha anlaşılır kılıyor. Dali ise zaten aykırı bir bakış açısıyla, başladığı sanat akımı ile sanat hayatının sonuna dek tutarlı bir şekilde bu akımda ilerleyerek  eserlerini veriyor. Bunun bir uyum süreci oluşturduğunu düşünüyorum; bu durum uyumlu ve aykırı olmanın birbirini tamamlaması gibi geliyor. Sanat için değil, sanat ile yaşayan insanların oluşturduğu bir uyum.

İfadelerim belki onlar gibi devleşmiş isimlerin hayatlarının tamamını anlatmaya yetmez ama onları en azından tanıtmak ve adlarını bir arada kullanmak bile sizi sorgulamaya ittiyse ne mutlu bana…

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?