RENKLİ ŞÖVALYE : MATİSSE

Renklerin en saf, duyguların en anlaşılır hali...

| Mart 2018


 

Çağlar boyunca insanoğlu arayıp durmuştur bu eşsiz lütfun, sanatın anlamını. Servet dökmüşlerdir satır aralarıyla ya da gerçekliklerle anlamlandırılmış o kusursuz tablolara. Öyle katı duvarlar örmüşlerdir ki bu geçen sürede sonunda realistlik bir krallık inşa edilmiştir sanatın merkezine ve bu krallık bir gözün görebileceğinden öteye gidememeye mahkum olmuştur Rönesans’ın fırça darbeleriyle.
Ta ki o renkli şövalyeye, Matisse kadar. 
Ben de sizlere bu yazımda onun bu katı krallığa son verişini anlatacağım.
Ne gariptir ki Matisse’in bir krallığı yıkmak için içindeki başka bir krallığı belki de kendisini yenmesi gerekmiştir.

Mücadelemiz Paris’ de başlar ama tahmin edildiğinden farklı bir senaryoyla… Matisse sanat değil hukuk öğrenimini almak için çıkmıştır bu serüvene. Eğitimini aldıktan kısa bir sonra ise kültürün şehrinden zihnine, ruhuna bir damla bile sanat değmeden geri dönmüştür ailesinin yanına. Mesleğini yapmaya, bir süre daha en değer verdiği renklerinden uzak yaşamaya. Elbette masallardaki görkemiyle olmamıştır Matisse‘in sanatla tanışması. Ağır romanlara yakışır bir hastalık sarmıştır genç bedenini. Bu hastalık o zamanlar anlaşılmasa da annesinin verdiği bir defter ve boyalarla yeni bir tutkuyla tanışmasına sebep olmuştur. Bu tanışma yalnız bir tutkudan ibaret kalmamış, yeniden Paris macerasını da başlatmıştır. Ama babasına verdiği sözlerle ancak klasik tarzda eserler vermeye sıkıştırılmış hayal gücüyle girebilmiştir Julia Akademisi’nden içeri. Elinde ölü doğanın soğuk tonlarından bir paletle Louvre’un ihtişamlı tabloları taklit etmiştir bir süre. Ancak Louvre‘un sihri bile hapsolmuşluk duygusunu bastıramamıştır. Daha fazla duygularını sanatından uzaklaştıramayacağını anlayarak Gustave Mone’un atölyesine katılmıştır. Burada özgürlüğüne, renklerine kavuşmuştur bir tutam pembe, bir uçuk sarı, kopkoyu kırmızı, cırtlak yeşil, biraz mavi, belki de hepsi….


Ama kahramanımız bununla yetinmemiş elbette 1897’de arkadaşı Russel’in yanına Belle adasına gitmiştir eksik parçalarını tamamlama umuduyla. Umutları da gerçek olmuştur aslında bu küçük seyahatte. Cezanne’nın dışa vurumculuğu ve Van Goh’un yeni yeni oluşan dâhiyane tarzını yansıtan eserleriyle tanışmıştır. O bunu bir başlangıç olarak görmüş yepyeni yolculuklara çıkmıştır. Afrika’nın masklarının saklanmış sembolizeliğinden, Japonya’nın kendine hayran bırakan ukiyo-e figürlerine kadar dünyanın dört bir yanından parçalar toplamıştır zihnindeki ilham havuzuna. Ve nihayet bu havuz sanatı beslemeye başlamıştır korkusuzca. Matisse biriktirdiği ilhamlarla eserlerini boğmayı değil bilhassa sade, her seferinde daha az ayrıntıyla anlatmıştır kendini. Matisse için detaylara hapsolmuş figürler değildir önemli olan. O hiçbir açıklama gereği duymadan, hiçbir ağır eleştiriye kulak asmadan yıkmıştır dev altın sarısı duvarları, renklerin en saf, duyguların en anlaşılır haliyle.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?