ArchQuestioned: Orhan Uludağ

Başarılı Mimar Orhan Uludağ'ın Gençlik ve Öğrencilik Yıllarıyla İlgili Röportaj

· | Nisan 2018


Bizi ofisinde ağırladığı ve Arch Questioned bölümümüzde ilk röportaj teklifimizi kabul ettiği için Sayın Orhan Uludağ’a çok teşekkür ederiz.

Pafta Mag: Tercih döneminizde mimarlık yazmanızdaki etkenler nelerdir? Bu süreç nasıl gelişti?

Orhan Uludağ: Biz sınava girdiğimiz zaman 18 tercih yapılıyordu. Ben sadece 4 tercih yaptım. Mimarlık istiyordum, mimarlık yazdım. Ama ülkenin o zamanki eğitim sistemi, şimdi daha iyi olduğunu düşünüyorum, içinde bulunduğumuz durum öğrencilerin meslekleri tanımasına imkan tanımıyordu. Hangi mesleğin aslında ne iş yaptığı, hangi mesleğin hangi alanda arzuladığın işle daha uyumlu olduğu veya ne tarz iş olanakları bulunduğu konusunda biz lisedeyken hiçbirimiz pek fazla bilgi sahibi değildik. Önümüzde bir takım rol meslekler vardı; doktor, avukat, mühendis, mimar… Bunların arasından bir meslek tercih ediyordu insanlar, kendi ilgi alanı olan, kendini daha yakın hissettiği alanlardan bölüm tercih ediliyordu. Bir de o zamanki sistemde sınavdan önce tercihler yapılıyordu. Sonradan puanına göre bahtına ne çıkarsa, şimdiki gibi sınavdan sonra hedefleyerek bir tercih yapma durumu yoktu. Öyle olunca ben de istemediğim hiçbir bölümü yazmamaya karar verdim. İstediklerimi yazdım ama o zaman inşaat ile mimarlık arasındaki ayrımı çok net bilmediğimi de sonradan fark ettim. Son tercih olarak da ODTÜ İnşaat yazdım. Neyse ki isteğim bölüm olan ODTÜ Mimarlık tuttu. Son tercihe gerek kalmamış, iyi ki de öyle olmuş. Böyle bir süreçle yaptık tercihimizi. O zaman şimdiki gibi dershaneler de bu kadar yoğun değildi, vardı ama şimdiki gibi “saldırgan” bir tutum içerisinde dershane beklentisi hiç kimsede yoktu. Ankara Kolejinin eğitim alt yapısının iyi olması bizim şansımızdı, öyle olunca da istediğim bölüm tuttu ve ODTÜ Mimarlığa geldik.

Pafta Mag: Mimarlığa olan tutkunuz nasıl gelişti? Bunu tetikleyen ne oldu?

Orhan U: Sınava girerken bile mimarlık istediğime göre demek ki önceden bir mimarlık isteği var, ama ailede mimarlık ile ilgili kimse var mı derseniz? Yok. Mimarlık alanında çalışmış kimse var mı? Yok. Aslında mimarların da ne yaptığını çok net bilmediğimi de üniversiteye girdikten sonra anladım. Mimarlıkla ilgili tutku ne zaman başladı diyorsanız üniversitede okurken, bilinçlendikçe beni daha çok sardı diyebilirim. Öncesinde elbette çocukluktan beri binalar yapacağım, şehirler yapacağım gibi bir arzum vardı. Çocuklukta bile oyunlar oynarken üst üste taşları koyup bina yapmak gibi, neden olduğunu bilmediğim, içten gelen bir his vardı. Legolardan ev yapmak gibi oyunlarla başladı. Öyle bir hayal kuruyorsun ama bunu o yaşta mimarlıkla özdeşleştiremiyorsun. Sonra bu arzuyu ilerleyen yıllarda mimarlık ile örtüştürüyorsun. Aslında bu mesleği gerçekten isteyip istemediğimi ve benim isteğimle örtüşüp örtüşmediğini anlamam üniversite yıllarında olgunlaştı diyebilirim. “Tetikleyen nedir?” sorusunun cevabını gerçekten bilmiyorum. Ancak, iyi ki de böyle bir bölüm seçmişim, doğru bir tercih yapmışım.

Pafta Mag: Mimarlığa devam etmenizi sağlayan motivasyonunuz ne olmuştur?

Orhan U: Daha önce de ifade ettiğim gibi herhangi bir motivasyona hiç ihtiyacım olmadı. Çünkü ben üniversitede mimarlığı bırakmayı hiç düşünmedim, aklımın ucundan dahi geçmedi. Ben hep şöyle düşünüyorum öğrenciler eğer mimarlıkta benim burada ne işim var diye düşünüyor ve kendine yakın hissetmiyorsa, fazla zaman kaybetmeden başka bir yolda ilerlemeyi tercih etsin. Çünkü mimarlık öyle bir meslek ki neredeyse yalnızca tutkuyla yapılan bir iş gerçekten. Bölüme başladıktan sonra hiçbir zaman aklımdan; benim burada ne işim var, ben niye seçtim bu bölümü, keşke başka bir yere gitseydim dediğim bir an dahi hatırlamıyorum.  İyi günü var kötü günü var, iyi not aldığın zaman var kötü not aldığın zaman var ama tüm bunların içerisinde gerçekten bir an bile ne işim var burada dediğimi hatırlamıyorum. Öyle olunca da bir motivasyona ihtiyacım olmadı devam ettirmek için.

Pafta Mag: Tasarım eğitimi sürecinizde, mental anlamda sizi en çok zorlayan durumları okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Orhan U: Bu süreçte mental anlamda çok zorlandığım an fazla olmasa da insanın en çok zorlandığını hissettiği an çok inanarak tasarladığın bir projeyi kritik alırken veya jüriye çıktığında, hocalara sunduğunda onlardan gelen, senin hiç ummadığın birtakım eleştiriler veya projenin beğenilmemesi, jürinin beğenmemesi, eleştirilerin başka boyutlara itmesi tasarımını… Belki en zorlandığın an o an olabilir, çünkü gerçekten inanarak yaptığın bir şeyin kabul görmemesi yıpratıcı olabiliyor. Meslek hayatımda profesyonel yaşamda da bu süreç hala devam ediyor. Diğer yandan bazen bir projeye çok da inanmıyorsun ve jüride gelecek tepkiyi aşağı yukarı tahmin ediyorsun. Bu durumu tahmin edebildiğin için bu sende çok büyük bir olumsuzluk yaratmıyor. Ama benim için gerçekten inandığın bir tasarımdaki olumsuz eleştiriler en yıpratıcı olanlar diyebilirim. Bunun dışında eğitim hayatı boyunca insanı zorlayan tarafı çok çalışıyor, çok yoruluyor olmak tabii ki. Benim yüz beş saat hiç uyumadan proje yaptığım zaman var. Projeyi yaptım, maketimi yaptım, teslim ettim, teslim ettikten hemen sonra okuldaki masanın üzerinde uyudum.  Jüri devam etti, ben jüri falan dinleyemedim tabii…  Sonra arkadaşlar beni uyandırdılar kalk yemeğe gidiyoruz diye, öğlen olmuş. Bunlar zorlanmaysa evet  bu tarz şeyler oldu. Hemen hemen herkesin de başına geldi, bazen abarttığımız oldu. Bu yüz beş saat uyumamak da neden derseniz, öncesinde düzenli planlı çalışmamaktan aslında. Yani bunu da şimdi daha rahat söyleyebilirim, o zaman için söylemek kolay değildi. En çok zorlanma buydu. Bunun dışında mental olarak zorlandığım bir şey yok, daha çok fiziksel zorlanmalardır bunlar diyelim.

Pafta Mag: Öğrencilik döneminizde hayatınızın içine entegre olmuş tasarım süreçleriyle sosyal yaşantınızın nasıl bir denge içinde olduğunu düşünüyorsunuz, kişisel ilişkilerinizi ne açıdan etkiliyordu?

Orhan U: Hiçbir şekilde olumsuz etkilemedi. Hem sosyal yaşantımı, hem arkadaş ilişkilerimi, hem okul hayatımı bir arada götürdüm. Okulda yaklaşık 20-25 kişilik bir arkadaş grubumuz vardı, çok eğlendik, çok gezdik. Hepimiz ortalamanın belli bir seviye üzerinde notlar alarak derslerimizde de başarılı da olduk. Grubun birbirini tetikleyen bir atmosferi vardı. Gerektiğinde geziyorduk, gerektiğinde çalışıyorduk ve her türlü sosyal etkinlikte yer aldık. Gece dışarı çıkmak istediğimizde gece dışarıdaydık, sinemaya gitmek istediysek sinemaya gittik, yemeğe gitmek istediysek yemeğe gittik… Ama bir yandan da derslerimize de çalıştık. Hepsini bir arada yürütebilen bir grup olduk, onun için benim kişisel olarak insanlarla olan ilişkimi olumsuz bir şekilde etkilemedi. Her şeyi yaşadık. Eğlendik, çok keyifli günlerdi. Ben o sırada atletizm de yapıyordum, 400 metre engelli koşuyordum, milli sporcuydum. Bunlarını hepsini bu süreçte bir arada sürdürüyordum fakat belli bir süre sonra sporu devam ettiremedim. Çünkü profesyonellik gerektiriyordu ondan vazgeçmek durumunda kaldım. Kişisel hayatımda vazgeçtiğim tek şey spor oldu. Onun dışında öğrencilik hayatım çok eğlenceli ve keyifliydi.

Pafta Mag: Zaman yönetimiyle alakalı değil mi?

Orhan U: Zaman yönetimi önemli, bunu eğitim süreci içerisinde denedim. Çok uykusuz kaldığım, uyumadığım zamanlar oldu. Projeyi yetiştirip sonra masanın üstünde uyuyup öğlen saatinde uyandırılıp yemeğe gittiğimi hatırlarım. Bunun nedeni baştan itibaren düzenli bir çalışma yapmamam, bunu artık çok rahatlıkla görebiliyorum. Bu bahsettiğim 1. sınıfta olmuştu, 2. sınıftayken stüdyoda ben bir yerlerde yanlış yaptım, bu böyle olmaz dedim. Stüdyo saatlerini, çalışarak geçirmeye karar verdim. Herkes bir an için şok oldu, çünkü ben stüdyo saatlerinde sürekli çalışıyordum, o 4-5 saat içinde proje tasarlıyordum. Kemal Aran hocamız vardı ondan düzenli kritikler alıyordum. Gün içerisinde 2-3 kritik alıp o kritiklere göre proje üzerinde çalışıp aynı tekrar tekrar kritik alıyordum. O dönem hiç sabahlamadım. Zamanından önce projeyi bitirdim ve stüdyoda A aldım. Sistematik çalıştığımda başarılı olduğumu gördüm. 3. sınıfta biraz daha eski halime döndüm, bu tamamen tercihle ilgili bir şey. Bütün bunları yaparken de sosyal yaşam, eğlence, gezme ve spor hayatımın içinde olmaya devam etti. Bu, zamanını doğru değerlendirmek demek… Çünkü başarılı bir tasarımın ardında da belli ve düzenli bir üretim süreci var. Üretim sürecinde artık sistematik olarak çalışmak gerekiyor. Çizmezsen, ortada hiçbir şey yok. Jüriye çıktığında ben böyle düşünmüştüm dediğinizde kimse itibar etmez. Orada sizin ne çizdiğinize bakılır ve değerlendirme düşünceler üzerinden değil somut ürün üzerinden yapılır. Bu yıpratıcı, zor, emek isteyen bir süreç… Tasarım ise başka bir süreç çünkü o bir anda olmayabiliyor, bazen çok zaman alırken bazen de çok çabuk sonuç çıkabiliyor. Tasarım bir olgunlaşma süreci gerektiren ayrı bir çalışma disiplini gerekiyor. Bu çalışma temposu ile birlikte bütün yaşam döngüsü devam ediyor. Bunun bilinciyle hepsini harmanlayarak hiçbir şeyden uzak kalmadım.

Pafta Mag: Ne güzel bunları dengeleyebilmişsiniz hem derslerini hem de sosyal yaşantısını bir arada götürebildiğini söyleyebilecek çok insan yoktur diye düşünüyorum…

Orhan U: ‘’Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim’’ sözünün doğruluğuna inanıyorum. Arkadaş grubu insanları çok etkiliyor. Mimarlıkta şöyle bir şey var, bir projenin tasarım sürecine başladığında her zaman masaya oturup tasarlamıyorsun. Sokakta yürürken, gece yatakta yatarken, yemek yerken, arkadaşlarınla sohbet ederken, bir yerde eğlenirken, spor yaparken, aklında arka planda devamlı olarak düşündüğün bir imge haline geliyor. Tasarım mantığı olarak düşünceler düzenli, düzensiz olarak geliyor ve gidiyor. Bu sırada olgunlaşıyor, ne zaman masaya oturup kağıdı önüme koyup bir şeyler çizmeye başlasam gün içinde düşündüklerimi üretime geçiriyorum. Öğrencilikte bunun farkına varmak o kadar kolay değil ama o zaman da bu böyleydi. Arkadaşlarla sohbet ederken bile projelerden, mimarlıktan bahsediliyor, herkes birbirinin projesiyle ilgili düşündüklerini söylüyordu. Bu birbirini besleyen bir tasarım süreci haline geliyordu. Rüyamda proje çözüp uyanıp kalkıp onu bir kağıda döktüğümü hatırlıyorum, benzer süreçler hala devam ediyor.

Pafta Mag: Öğrencilik dönemi denildiğinde aklınıza ilk gelen hatıra nedir?

Orhan U: Üniversiteye ilk geldiğim gün, ilk “basic design” dersi… Hocalarımız karşımızda, 80 öğrenci oturuyoruz. Hocaların önünde bir yığın gazete kağıdı duruyordu. Herkes birer tane alsın dediler ve herkes birer tane aldı. Şimdi masanıza geçiyorsunuz ve yapabileceğiniz en yüksek külahı yapıyorsunuz, hiçbir yapıştırıcı, bant, destek, vs. kullanmayacaksınız. Hayatımın en büyük hayal kırıklığıydı, hiç unutmuyorum. Ben buraya mimarlık öğrenmeye geldim, mimar olacağım diye düşünürken bana kağıttan külah yaptırıyorlar bu nasıl iş diye düşündüm. Herkes birbirine bakıp gerçekten külah mı yapacağız böyle saçma şey mi olur diye soruyordu. Yaptık külahları takviye de yaptık, hoca görmeyecek zannederek… Bu ilk çarpıcı deneyimimdi mimarlıkta. Biz ne yapıyoruz, nereye geldik diye düşündüğümüz bir anı olarak duruyor.

Pafta Mag: Öğrencilik hayatınızda size ilham veren mimar, mimarlar kimdir yapı yapılar nelerdir?

Orhan U: Hayatım boyunca bütün ‘en’ kelimelerinden korkmuşumdur. En çok beğendiğin yemek, en sevdiğin renk, en sevdiğin müzik, en sevdiğin bina, en sevdiğin mimar… Bunlar bana çok korkutucu geliyor. Hiçbir şeyin tek başına var olduğuna inanmıyorum. En beğendiğim renk mavidir veya kırmızıdır diyemem, yeri gelir maviyi de beğenirim yeri gelir kırmızıyı da beğenirim. Her şey yerine göre güzel gibi geliyor bana. Öğrencilik hayatım boyunca mimarlarla veya mimarlıkla yeni yeni tanıştığım için ilk gördüğüm anda beni etkileyen diye baktığımda ortaya koyduğu fikirler, yaptığı işler, mimarlıkta yarattığı etki anlamında bakarsak Le Corbusier’i burada söyleyebilirim. Biraz klasik bir isim gibi görünse de… Çünkü Le Corbusier’in yaptığı işler, söylemleri, tasarımları bana çok enteresan gelmiştir hep, hala da gelir. Belki de etkisi şu; o senelerde bize bir maket dersi veriliyordu. Bu derste biz iki arkadaş Le Corbusier’in Ronchamp Şapeli’nin maketini yapmıştık. 1/75 ölçekte bir maket… Bayağı büyük bir şeydi. Onunla ilgili çalışmalar yaparken başında bir sürü araştırma yapmamız gerekti; Le Corbusier’in çizimleri, başka tasarımları vs. hakkında. O arada belki bu etkileşim biraz daha artmış olabilir. Beni etkiledi mi veya ne kadar etkiledi bilmiyorum ama yaptığı işler itibariyle o zaman için çok hoşuma giden, öğrencilik hayatımda en çok beğendiğim ve hoşlandığım mimar Le Corbusier oldu. Sonrasında dünya çapında, Türkiye’de yaptığı işleri çok beğendiğim mimar meslektaşlarımız tabii ki oldu.

Pafta Mag: Yerel olarak verebileceğiniz bir isim var mı? Cumhuriyet dönemi veya sonraki dönemlerden?

Orhan U: Öğrencilik sırasında mı sonrasında mı?

Pafta Mag: İkisi de olur. Çok etkilendiyseniz…

Orhan U: Yani hiçbirinden çok etkilendim diye düşünmüyorum. Ama mesela Richard Meier’in yaptığı binalardaki sadelik bana hep hoş gelmiştir. Sade ve minimalist bir şekilde yapıları ele alıyor olması bana cazip gelmiştir. Ama ne cazip gelmemiştir, neyi beğenmedin, neyi yapmadın gibi sorulara cevap vermek bana biraz daha kolay geliyor. Örneğin klasik mimari tarzda yapılan işler veya geleneksel mimariyi çok fazla kullanmak gibi şeyler bana çok cazip gelmedi, kendimi yakın hissetmediğim meseleler oldu. Dekonstrüktivist yapılara da bir türlü kendimi çok yakın hissedemedim. Bu mimarlar veya yapılar dünya çapında çok ünlü olsa da bu söylem bana çok yakın gelmedi, bunu söyleyebiliyorum. Türkiye’de yapılmış yapılar ve yerli mimarlar adıyla baktığımızda her ne kadar üslup olarak kendimi çok yakın hissetmiyor olsam da Sedat Hakkı Eldem’in yaptığı bütün çalışmaların çok güzel ve çok değerli olduğunu düşünüyorum. Ben genelde o tarz projeler tasarlamıyorum veya tasarlayamıyorum, ikisi de bir arada. Ama gerçekten çok başarılı, çok değerli buluyorum. Bugün yapılan o çok kötü taklitlere bakınca yaptığı işin ne kadar kıymetli olduğunu insan daha rahat görebiliyor. Belki o zaman için öğrenciyken bu kadar iyi değerlendirememiş olabilirim, kendi adıma söylüyorum. Bir de şu gerçeği göz ardı etmemek gerek; hiçbir mimarın bütün eserleri mükemmel değildir. Herkesin birtakım kusurları, birtakım da çok başarılı olduğu işleri vardır. Onun için binalar bazında değerlendirmek bana daha doğru gibi geliyor. Çünkü bazı binalarda istediğiniz gibi iyi sonuçlar alabiliyorsunuz, bazen de sizin de kontrol edemediğiniz çeşitli nedenlerle istediğiniz gibi olmayabiliyor, istediğiniz seviyedeki sonucu elde edemeyebiliyorsunuz.

Pafta Mag: Evet, sondan bir önceki sorumuz. Mesleki hayatınızda üzerine çalışırken en çok keyif aldığınız projeniz hangisidir? Bu projenin hangi yönlerden sizin tasarıma olan yaklaşımınızı yansıttığını düşünüyorsunuz? Akademik hayatınızda edindiğiniz tecrübelerin bu projeye etkileri ne doğrultuda olmuştur?

Orhan U: Zor bir soru, sonundan başlayalım şimdi. Yani, öğrencilik hayatı boyunca edindiğimiz bilgilerin mesleki tecrübemize yansıması nasıl olmuştur? Eğitim hayatı boyunca edinilen bilgiler tek başına yeterli olmaz. Sonrasında kendinizi geliştirmediğiyseniz eğer, araştırma yapmadıysanız, okumadıysanız, dünyada ve Türkiye’de neler oluyor bitiyor farkında değilseniz, gezmediyseniz, gezmek de bunun yanında şart, dünyada nerelerde ne olduğunu görmeniz şart. Bunların hiçbirini yapmadıysanız okuldaki aldığınız bilgi ile bir yere gidemezsiniz. Orada kalır, onun üstüne bir şeyleri tuğla tuğla üstüne ekliyor olmanız lazım. Bunları yaptığınız zaman başarılı sonuçlar da arkasından gelir. ODTÜ’nün eğitiminin bize verdiği en önemli öğreti veya katkı, sadece mimarlık için bakmıyorum diğer bölümlerde de ben bunun böyle olduğunu hissediyorum, araştırma yapmayı öğretmesi olmuştur. ODTÜ eğitimi aslında öğrencilere bir şeyi öğretmek üzerine kurgulanmamıştır. Umarım hala öyle devam ediyordur. Bir şeyi nasıl öğreneceğini, nasıl o sorunsala cevap bulacağını, hangi yöntemleri kullanacağını ve hangi yollardan geçerek cevap bulacağını öğreniyordun ODTÜ’de. Yani araştırma yapmayı, bir konuyu öğrenmeyi ODTÜ’deki eğitimle öğrendik. Bu bence önemli bir şey çünkü eğitim statik değil dinamik bir süreç. Günümüzde her şey sürekli değişiyor ve gelişiyor. Bizim mesleği hemen bir kenara koyup konuya başka bir meslekten bakalım. Ben ODTÜ 1982 girişliyim ve o tarihte benimle beraber ODTÜ elektriğe, bilgisayara girmiş arkadaşlarım da vardı. Orada elektrik elektronik veya bilgisayar ile ilgili öğretilebilecek her şeyi o arkadaşımız öğrenmiş olsaydı ne olurdu? Bugün 2018’e geldiğimizde 80’li yıllarda öğrendiği bilginin ne önemi kaldı? Bütün teknoloji değişti. Her şey değişti, elbette üniversitedeki o eğitimin oluşturduğu bir altyapı üstüne hep bir şeyleri koymak zorunda, gelişmeleri takip etmek ve yeni teknolojiyi, bilgiyi araştırmayı ve bulmayı öğrenmek zorunda. ODTÜ bence bize onu öğretti, araştırmayı öğretti, bilgiye nasıl erişeceğimizi öğretti. Çünkü hepimizin unutmaması gereken önemli bir gerçek; bilgi her zaman çoğalan bir şeydir ve hiç kimse her şeyi bilemez.

Pafta Mag: Dünya da değişiyor sürekli…

Orhan U: Sürekli bir gelişim var. Mesleğimize yönelik baktığımızda malzemeler değişiyor detaylar değişiyor. Sanat anlayışı değişiyor, mimarlık anlayışı değişiyor. Dünya, insanların yaşam biçimi değişiyor. Eğitim ve sağlıktaki hizmetlerin biçimi değişiyor.  Ulaşım sistemleri değişiyor. Tüm bu sistemlere adapte olabilecek bir tasarım anlayışını mimar olarak bizlerin geliştiriyor olması gerek. Ve her seferinde ortaya çıkan yeni problemlere cevap bulacak araştırmayı yapıyor olmamız lazım, bence ODTÜ bize bunu öğretti.

Sorunun son kısmının cevabı biraz uzun olsa da bu diye düşünüyorum. Şimdi meslek hayatım boyunca yaptığım işlerden hangisi benim için en kıymetlisi? Hani bir ressama soruyorsun en çok hangi resmini beğeniyorsun veya bir şaire soruyorsun en çok sevdiğin şiirin hangisi, bir yazara soruyorsun en çok beğendiğin romanın hangisi, bir anneye soruyorsun en çok sevdiğin çocuğun hangisi… Şimdi ne cevap alırsınız bilemiyorum yani benim için biraz daha önemli olanlar hani başta o “en” sorusunda dediğim gibi… Benim “en”lerim yok.

Pafta Mag: Bir gözbebeği vardır ama sanki… En çok üstünde çalıştığınız?

Orhan U: Çok çalışmak başka bir şey, çalışırken keyif almak başka bir şey… Ama en çok beğendiğin projen… Böyle bir soruya ben cevap veremem hani “en” dedim ya “en”lere cevap bende yok.  Buna da yok ama daha çok beğendiğim, önem verdiğim mimarlık adına daha farklı bir şeyleri söylemeye çalıştığımızı düşündüğüm projelerimiz tabii ki var. Şu da bir gerçek bizim tasarladığımız projelerin önemli bir kısmı gerçekleşti. Gerçekleşenlerin arasında yüklenicinin yani müteahhidin yaparken, o binayı inşa ederken bizim düşündüğümüzün dışında bambaşka bir sonuçla ortaya çıkan binalar beni üzen binalardır. Yani benim için en büyük sıkıntı o. Biz bir şey tasarlamışız bize hiçbir şey sormadan kafasına göre değiştirmiş ya o beni üzüyor, çok kötü sonuçlarla bitebiliyor. Senin düşündüğün ile müteahhidin yaptığı karikatürüne dönüyor. Bir de beni ikinci üzen taraf; bazı projelerde tasarlamışız, çok ciddi emekler harcamışız… Mimari anlamda da mesleki anlamda da birtakım dili ve söylemi olan projeler gerçekleşmeyince inşa edilmeyince onlara üzülüyorum. Bunların arasında en çok üzüldüklerimden iki tanesini söyleyebilirim: biri Karabük Kültür Merkezi projemiz, bir diğeri ise Konya Selçuklu Camii projemizdir. Bunların inşa edilmemiş olmasına hala üzülürüm, üzüldüğüm iki tane projedir. Bu, onlar benim en sevdiğim projeler anlamında algılanmasın onu bir daha vurgulamak istiyorum.

 

Pafta Mag: Son sorumuz olarak da eğitim hayatlarına devam eden okurlarımız için vereceğiniz tavsiyeler nelerdir? Biz gençlere

Orhan U: Bu soruyu iki ayrı bölümde değerlendirmek isterim. Birincisi öğrencilik hayatı boyunca ne olabilir, ikincisi ise mezuniyet sonrasında ne olabilir diye bir durum var. Öğrencilik hayatı boyunca, tüm hayatımız boyunca, meslek hayatımız boyunca araştırmaktan vazgeçmemek gerek. Devamlı okumak, araştırmak… Ne oluyor ne bitiyor takip etmek lazım, bir yerde seminer varsa sergi varsa katılmak, gitmek, görmek gerek. Yapılan binaları gezmek, şantiyeleri yerinde görmek, daha yapım esnasında yapıları, malzemeleri tanımak gerek… Daha iyi tasarım yapabilmek için nasıl inşaat yapıldığını biliyor olmak lazım. Fuarlara katılmak, orada ne oluyor ne bitiyor onları görmek lazım. Mimarlıkta hayat boyu, sürekli bir gelişim var ve bu gelişimi takip ediyor olmak önemli. Mimarlığı sadece mimarlık olarak görmemek gerek… Mimarlıkla beraber sanatın her türlü dalını takip ediyor olmak… Bu sinema olur, heykel olur, resim olur, edebiyat olur buralardaki gelişmeleri de takip ediyor olmak gerekir. Çünkü onların da mimarlıkla bir şekilde etkileşimi mutlaka var. Yani bir tasarımın nasıl gerçekleştirileceğine ilişkin her türlü enstrümanın mesleki olarak, insana katacağı bir nokta var. O noktayı yakalamak lazım. Bütün bunlar aslında bir birikim ve üst üste gelecek. Bundan kaçınmamak gerekir… Tasarımla ilgili şöyle de bir durum var; hayatında hiç beş yıldızlı otel görmemiş birisi beş yıldızlı otel tasarlayamaz, hayatında havaalanını kullanmamış birine havaalanını yaptıramazsınız. Yani oradaki işleyişi, yaşamı tanımak lazım… Çünkü mimarın işi bina tasarlamak değil bana göre. Biz bina tasarlamıyoruz, biz insanların yaşamını tasarlıyoruz. O binanın içerisinde insanların nasıl yaşayacağını tasarlıyoruz. O zaman yaşamı tanımak lazım. İşte mimarın yapması gereken en önemli şey bence empati yapmaktır. Mimarın empati yapması, kendisini o mekanda hayal edebiliyor, orada yaşadığını hissedebiliyor olması lazım. Bunu başardığınız zaman daha iyi yapılar tasarlamayı da başarırsınız diye düşünüyorum. Öğrenciler için en önemli tavsiyem bu diye düşünüyorum. Bunun dışında, özellikle öğrencilik yaşamı süresince, genellikle hiç yapılmayan şey; sistematik çalışmayı benimsemek şart. Sistemli bir şekilde çalıştığınız zaman her şey belli bir düzen içerisinde gerçekleşiyor, iyi bir sonuca erişiyor ve başarıya da kavuşuyorsunuz. Yani her şeyi bir kenara koyup son anda yapacağınız çalışmalarla başarıya varamıyorsunuz. Başarı, ancak sürekli ve düzenli çalışma ile gelebilir diye düşünüyorum. Her yeni tasarımda bir kademe daha atlayıp, bir ilerleme kaydediyorsunuz. Yanlışlarınızı ve eksik taraflarınızı görüyorsunuz. Bu kendinizi geliştiren, üstüne sürekli yeni bir şeyler eklediğiniz bir bilgi dağarcığı oluşturuyor. Doğal olarak daha önce yaşadığınız proje tecrübelerinizi geliştirerek yeni tasarımlara bu tecrübelerinizi aktarmaya başlıyorsunuz. Birikimleriniz bir bütün halinde tasarılarınızda ortaya çıkmaya başlıyor… Zaman ilerledikçe ilk başlarda çok zorladığınız birtakım konuları da artık daha kolay çözmeye başlıyorsunuz. Sistematik çalışmanın getirdiği en önemli faydalardan bir tanesi de bu diye düşünüyorum. Bütün meslektaş adaylarımın mimarlığı severek çalışmaları halinde mutlaka başarılı olacaklarına inanıyorum.

Pafta Mag: Çok teşekkür ederiz.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?