Nesin Sanat Köyü Mimarlık Programı

Şimdi o çok alıştığımız sanat üretim ortamlarından biraz uzaklaşıyoruz.

| Ağustos 2018


Steril ortamlarda mimarlık konuşmaktan uzaklaşıyoruz.

Tartışma ortamlarımızı beton sınıflardan ibaret kılmıyoruz.

Üretmeye, tartışmaya, hayal etmeye ve nefes almaya yaklaşıyoruz.

Belki de hiç yaklaşmadığımız kadar.

Yolculuk Nesin Sanat Köyü’ne, Şirince’ye.

25 Haziran- 8 Temmuz tarihleri arasında Nesin Sanat Köyü programları arasından katıldığım Mimarlık Programı, köye ilk gelişimdi.

Nesin Sanat Köyü, Nesin Köyleri bünyesinde gelişmiş olan bir sanat okulu. Okul demek ne kadar doğru bilmiyorum. Hali hazırda olan ‘okul’ öğretisinin çok daha dışında çeperlenmiş bir çeşit sanat üretim ortamı. 2007 yılında Nesin Vakfı tarafından gerçek matematiği öğretmek ve sevdirmek amacıyla kurulan Matematik Köyü’ne yıllar içerisinde felsefe ve sanat alanında da çalışmalar, atölyeler ve programlar ekleniyor. Bugün ise matematik, felsefe ve sanata heyecanı olan her yaştan öğrencinin ve  sanatçının kurtarılmış bölgesi.

Nesin Köyleri İzmir’e bağlı olan Şirince köyünün yaklaşık 1 km uzağındaki Kayser dağlarının yamacında bulunuyor. Şehirden, arabalardan, samimiyetsiz koşuşturmalardan ve gürültüden bir hayli uzak. Şirince-Ankara arası 630 km gözüküyor, fakat orada bulunduğum 15 gün boyunca Ankara’dan birkaç ışık yılı kadar uzak olduğuma emindim.

Mezun olduktan 5 gün sonra Nesin Sanat Köyü’ne Mimarlık Programı’na gelmiştim. Hali hazırda burnuma kadar mimarlık doluydum ve son zamanlarda mimarlığın alıştığımız somut ve gerçek sınırlarından öte disiplinler arası geçirgenliğini sorguluyordum.  Tam da beklediğim gibi oldu, bir süredir ikincil plana atmak durumunda kaldığım, bir genel kanı tarafından mimarlığın doğrudan değil de dolaylı yoldan ilişkili olduğuna inandırılmış sözcükler, hisler ve duyular köy içinde mimarlığı yeniden tanımladığımız lügatımız oldu.

Program kapsamında 4 farklı temada atölye çalışmalarımız, seminerlerimiz ve tartışmalarımız oldu.

Besleyici Mimarlık Atölyesi – Berat Çokal, Nur Yavuz

Bu sefer kullanıcı ekmek!

“Mimarlığı besleyeceğiz.” Mottosuyla çıktığımız yolculuk boyunca, önce teorik çalışmalarımız daha sonra da açık hava atölyemizde pratik uygulamalarımız oldu. Mimarlık ve gastronominin ilişkisini irdeleyerek başladığımız teorik çalışmalarımızda ekolojik inşa pratiklerinden ve beslenmenin temelinde bulunan doğaya ve doğadan olana yeniden dönüş yolculuğundan bahsettik. Teorik anlatımlarımızın ve tartışmalarımızın yanı sıra kolları bir de fırın yapmak için sıvadık. Bu sefer üretimimizin kullanıcı profili hiç olmadığı kadar bizden biriydi. Ekmek hamuruydu. Başta onu tanıdık. İhtiyacı olan mekanın fiziksel şartlarını, hamurdan ekmeğe başına gelen serüveni, malzemeleri ve köyde bulabileceğimiz/yaratabileceğimiz seçenekleri değerlendirdik. Fırın ısıdan yararlanarak kullandığımız bir tür ocak. Fakat hepimiz bir düğme ile yönetmeye alışkın olduğumuz şekliyle tanıdık onu. Şimdi sıra köyden bulabildiğimiz her türlü doğal malzeme ile fırın pratiğini yeniden düşünmekte ve onu inşa etmekteydi. Samanlı kil ve camdan yalıtımı, ağaç dallarından ve kumdan konstrüksiyonu tamamladık. Önce fırını biz pişirdik, sonra fırın bizim için pişmeye başladı.

 

Beden, Mekân ve Hareket Farkındalığı – Nur Yavuz

Biz, başkalarının yaşayacakları mekânlara nasıl karar verebiliyoruz?

Mekân kelimesi mimarlık pratiği içerisinde belki de en sıklıkla kullandığımız kelimemiz. Alanları tarif etmek için yahut hacimleri sıfatlandırmak için. Zaman, mekan ve insan bağlamında düşündüğümüzde ne yazık ki mekan kelimesinin içerisini yalnızca somut betimlemeler, duvarlar, tavanlar, yerler, ve ihtiyaçlar doğrultusunda dolduruyoruz. Beden, Mekân ve Hareket Farkındalığı atölyesinde mimari mekan bağlamında sahip olduğumuz koşullandırmalardan, ve ön kabullerden bahsederek yolculuğumuza başladık. Çeşitli doğaçlamalar, meditasyonlar, tartışmalar ve okumalar ile birlikte zihin, duygu, ve insan bağlamında mekan olgusunu yeniden tanımladık. Mekânsal “sınır” koşullandırmamızı kumaşlar ile yaptığımız deneysel bir doğaçlama ile yeniden düşündük. Bir noktasından içine dahil olduğumuz kumaşın yöneticisi ya da karar vericisi olmaktan öte ondan bir parça olmaya gayret gösterdik. Ve vücudumuz ne yönden ne yöne, aşağıdan yukarıya ya da sağdan sola; nereye nasıl bir eğilim göstermek istiyorsa ona yalnızca izin verdik. Mekan bu sefer önceden başkası için karar verilmiş dört duvarlı bir yapıdan öte; her kullanıcı ile yeniden şekillenen, sınırları ve sıfatları öznelleşen, duygularımızdan ve zihnimizden doğaçlama bir şekilde türeyen bir ‘yer’e dönüştü.

Teselasyon-Soyutlama – Bora Yerliyurt, Erhan Vural, Kunter Manisa
           

İnsan ve çevre bağlamında bir tasarım süreci ve aracı olarak soyutlama!

Soyut tasarım kavramları, haritalama, ve Euclide Geometrisi’nin sanattaki yoldaşlığından yola çıkarak konstelasyon ve teselasyon pratiklerine üzerine yaptığımız teorik çalışmalarımız somut ve soyut anlamıyla mekan, şehir ve kent üzerinden tartışmalara ve deneysel pratiklere taban hazırlamış oldu. Şirince’deki ilk günümüzden beri çeşitli bağlamlar arasında yaşadığımız köy hayatı, mekânsal tanımlamalarımızda da etkili olmuştu. Bir yandan götürmekte olduğumuz kamusal ve özel alan tartışmaları eşliğinde köy ve köy mekânlarını da tekrar bu bağlamda düşünmeye, haritalamaya ve soyutlamaya başladık. Bir noktada özel olan, kamusal olanı ele geçirmeye başlıyordu ve aslında kamusal alan da özel alan da geçirgenliklerini ve samimiyetlerini ‘durumlara’ göre değiştiriyor, yineliyordu.

Bir diğer soyutlama çalışmamız üçgenlemeler üzerinden gerçekleşti. Euclid Geometrisi ve onun sanat ile olan bağlamları ile tanıştıktan sonra, aldık elimize kalemleri. Oto portlerimizi üçgenleyerek soyutlamaya başladık.

Atölyenin diğer bir kısmında götürmekte olduğumuz çalışma ise asetat üzerinde denemekte olduğumuz konstelasyon ve üçgensel çalışmalarımızı mimari bir kabuk betimlemesi ve ölçeklendirme ile yeniden ele almak oldu. En sonunda ortaklaşa seçtiğimiz 1/100 ölçeğindeki kabuk, mekânsal bir yerleştirmeye dönüştü.

Spontane Yaratıcılık – Oruç Çakmaklı

Ve tasarım, gülmektir bazen!

Şimdi sıra mimarlık ve tasarım pratiğini serbest çağrışımlarımız ve şiirlerimiz ile tanımlama vaktiydi. Henüz hiç fikrini sormadan her projemizde kullandığımız betona, onu nasıl kullanmamızı isteyeceğini sorma vaktiydi. Portakal kokusundan bahsetme, resim yapmaktan değil ama resim doğurmaktan söz kesme, ‘ek’lenmekten ve ‘ek’silmekten tartışma vaktiydi. İsimsiz isimlilerden, görünmez görünürlerden laf alma, ‘kötü’ mimarlardan, ‘iyi’ insanlardan, sıfatlardan, masallardan, şiirlerden ilham ama zamanıydı. Şansımıza Oruç Hoca ve onun mükemmel diline bir de Kayser dağlarının arkasından doğan dolunay eşlik ediyordu. Ve eğer spontane bir yaratıcılık varsa, tam da o gece hepimizin zihnine ilişmiş bir dostumuzdu.

 

Nesin Sanat Köyü üzerine konuşulacak daha çok şey var. Eser Öykü Dede’nin gün- ay doğumundaki piyano dinletilerine ve hayatımıza derin bir parantez açan seramik atölyesine, teras sohbetlerine, agora yogalarına, saat 3 keklerine, köyün tüm tebessümlerine, akşam bulaşıklarına, dolunaya, tiyatro medresesine ve daha nicelerine sevgiyle!

Ve tabii ki, program asistanları olan Beyza Kızıloğlu, ve Başak Saral’a, koordinatör Cemil Çalkıcı’ya, köyde emeği olan herkese, her taşa ve rüzgara koca bir kucak teşekkür.

Nesin Sanat Köyü, ve gelecek programlara buradan ulaşılabilir: https://nesinsanatkoyu.org/

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?