Muhteşem Diva

Bir Garip Soprano

| Ağustos 2018


Bu yıl devlet tiyatrolarında renkli ama aynı zamanda dram dolu bir hayat hikâyesi sergilendi Muhteşem Diva.

Muhteşem bir kadro ve kalbinize ılık ılık akan bir hikâye. Oyunu o kadar sevdim ki iki kez izledim ve her bittiğinde aynı duygularla doldum. Oyunu kısaca anlatmak gerekirse oyunda hayallerine tutunmuş bir kadının hayat hikâyesi sahneleniyor. Florence’in yanında onu sürekli destekleyen ayyaş sevgilisi ve kocasını kaybetmiş, onun organizatörlüğünü yapan garip arkadaşı var. Onları izlerken, bunlar ya deli ya da sadece kadının parası için bu denli onu destekliyorlar diyorsunuz. Oyunda bir diğer absürt karakter ise asla ingilizce bilmeyen İspanyol uşağı, ne pişireceğine kendi kafasından karar veren, ne Florence’ in onu anladığı ne de onun Florence’i anladığı bir karakter. Oyunun bir yerinde şöyle bir diyalog geçiyor onun için hatta;
-Niçin bu hizmetçiyi hala kovmuyorsunuz efendim
-Kovuyorum! Kovuyorum, geri geliyor, kapının önüne koyuyorum ama iki gün sonra bir şekilde geri dönüyor ne yapabilirim ki?

 

Daha en başında sahnede gördüğünüz an acemi bir piyanist olduğunu anladığınız ama kendini kanıtlamak için çabalayan Cosme. Oyunda duyguları seyirciyle aynı tempoda ilerleyen ve anlamlanan kişi haline geliyor. Çünkü şarkı söylemeye başlayan divanının sesi karşısında hiçbir şeye anlam veremiyor. Beklentilerinin dışında bir durumun ortasında kalan bu genç piyanistte bizimle Diva’yı izliyor ve anlamaya çalışıyor. Oyunun ilerleyen dakikalarında onunla birlikte bizde anlıyoruz ki sadece hayallerini yaşamaya çalışan bir kadını izliyoruz hep birlikte.

Bunların hepsi komik bir tamlama gibi ilerliyor oyunda. Oyunun sonunda çevresindeki insanların bu kadının yanında olmalarının ve desteklemelerinin nedenini anlamış oluyorsunuz. Hayalleri için…

Amerikalı soprano Florence Foster Jenkins hayalleri onu hayata bağlayan kadın. Bu kadının hayat hikâyesini, Stephen Fears imzasıyla 2016 yılında başrolünü Merly Streep’in canlandırdığı Florence isimli bir filmde izlemiştim. Bu yıl yeniden onun hayat hikâyesini anlatan mükemmel bir oyunla karşılaşınca onu anlatmak istedim. Çünkü Florence diğer Sopranolara göre farklı unvanlara ve farklı bir yaşama bakış açısına sahip.

 

Hayatı inişler ve çıkışlarla dolu olan bu kadın hayalleri için çok çaba sarf ediyor. Genç yaşta kaçarak evlendiği sevgilisinden kaptığı hastalık, onun bu hayalleri ile ilerleyen yaşantısını sekteye uğratıyor. İyi bir piyano virtüözü olan Florence bu hastalıktan dolayı ellerini kullanamıyor ve çok sevdiği piyanosuna veda ediyor. Onun hikâyesi ise bundan sonra başlıyor aslında. Müzikten ve operadan ayrı kalmak istemeyen Florence Amerika’daki pek çok opera ve müzik cemiyetini destekleyen bir insan oluyor. Bunun yanı sıra, kendisi de sahnelerde olmak istiyor. İçindeki sahneye çıkma isteğinden dolayı en ünlü hocalardan dersler alıyor. Hayatını paylaştığı sevgilisinin de desteğiyle küçük gruplarla konserler düzenlemeye başlıyor.

Sevgilisi St Clair Bayfield o dönemde pek çok farklı unvanla anılan bir insan olsa da Florence’in hayat arkadaşı olarak yaşıyor. Daha sonra büyüyen bu gruplar konserlere dönüşüyor. Bayfield’de insanların ona karşı olan tutumlarından incinmesini istemediği için konserlerine davet ettiği insanları bir mülakattan geçirerek kabul ediyor. Tabi ki çok dikkat ederek seçse de insanları, bu bazen çokta etkili olmuyor. Bir sahnesinde ortaya atılan destekledikleri bir kadın derneğinin başkanı, artık Florence’in şarkı söylememesi için imza topladıklarını ve sahneye çıkma cüretini bile göstermemesi gerektiğini söyleyerek onu aşağılıyor ve sahneden indirmeye çalışıyor. Bu ve bunu gibi birkaç olay daha vuku bulurken Florence acımasız eleştirmenlerin kalemlerinin gazabından kurtulamıyor. Bu süreç böyle ilerken Florence’in hikâyesi son olarak Carnige Hall de sahne alması ile bitiyor.

Ve salon ağzına kadar tıka basa dolu iken onun tatlı piyanisti Cosme McMoon ile son sahnesini gerçekleştirmiş oluyor. Bu sahne ile ilgili pek çok kişinin şiddetli eleştirilerine maruz kalıyor. New York Times başlık atıyor ‘Tüm zamanların en kötü şarkıcısı’ diye ve o artık bu unvan ile akıllarımıza kazınıyor..

Sesinin olmamasının onu şarkıcı olmaktan alıkoymadığı ortada. Peki, bunu bizim kabul etmememiz niye öyleyse yapmak istiyor ve yapıyor. Bu bir kusur mu? Sesinin güzelliğine kulağımıza gelen tınıdan karar verebiliriz evet ama onun şarkı söyleyip söylememesine nasıl karar verebiliriz ki? Bir insanın hayalleri hakkında bu denli acımasız olmaya gerek var mı? Bir insanı gelmiş geçmiş en kötü şarkıcı olarak ilan etmek, hele de hayatında tutunarak yaşadığı tek hayali bu iken acımasızca değil mi?
Hep güzel olan mıdır sanat? Yoksa bize güzel olduğu söylenen mi? Sanat insanın kendini ifade etmesi değil midir? Öyleyse neden biz insanların, sanat gibi kalıplara sığmayacak bir şeyi bile kafamızda kalıplara sokmasına izin veriyoruz.

 

Olaya bu bağlamdan baktığımızda işin rengi değişiyor değil mi? Aslında zaten sınırları kaldıran ve hayallerimizin ve tutkularımızın kapısı olan sanatı bile o ufacık kalıplara sokarak insanların sanatı anlamalarını bekliyoruz. Bütün bunlardan önce kuralların kalktığı, sanatın insanı hayalleri ile buluşturabileceği farklı bir dünya olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Tıpkı Florence’in yaptığı gibi. Onun hayata bakış açısını tek bir sözü ile ifade edebilirim; “İnsanlar şarkı söyleyemediğimi söyleyebilir, ama kimse şarkı söylemediğimi söyleyemez.

Bu kadar acı, nefret ve hüznün bir arada olduğu bir dünyada hayallerini olmazlara bakıp vazgeçenlere değil, çizilen sınırlara rağmen kendi sınırsızlıkları ile yaşayanlara bakmalıyız.

 

 The Newyorker; Meryl Streep stars in a bio-pic directed by Stephen Frears.

Illustration by Pierre Mornet

http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar-sehirler-ankara-detay-muhtesem-diva.html

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?