Mimaride Esinlenme ve Taklit Arasındaki Çizgi

Mimarlık nedir? diye klasik bir soruyla başlayacağım yazıma...

| Nisan 2016


Mimarlık nedir? diye klasik bir soruyla başlayacağım yazıma; çünkü aslında bu yazıda amacım biraz da bu soruya farklı bir bakış açısıyla cevap vermeye çalışmak. Durmak bilmeyen ve hiçbir zaman da durmayacak olan bir değişim var çevremizde. Yeni yapılar tasarlanıyor, inşa ediliyor, yıkılıyor, yerine yenisi yapılıyor. Bazılarıysa yüzyıllara meydan okuyarak hala ayakta, hala insanlara mekânsal anlamda hizmet etmeye devam ediyor. Bunu düşününce ikinci bir soru beliriyor zihnimizde kendiliğinden: Nedir onları diğerlerinden farklı kılan? Bu soruları bir kenara bırakıp başka bir konuya geçmek istiyorum. Milyonlarca yapı tasarlanıyor, inşa ediliyor dedik; peki hepsinin birbirinden eşsiz olması mümkün müdür? Değildir tabiki. İnsanın bilgi birikimini oluşturan aslında deneyimleridir, gördükleridir. Mimarları da mimar yapan aslında gördükleri yapılar, etkilendikleri mimarlar, akımlardır diyebiliriz o zaman. Hal böyle olunca da bugüne kadar tasarlanan yapılarda bazı benzerliklerin olması oldukça doğaldır aslında. Mimarlık biraz da esinlenmedir, mimarın daha önceden tasarlanan, inşa edilen yapıları inceleyip, fonksiyonel veya tasarımsal olarak işleyen detaylarını örnek alıp, etkilendiği mimari akımlarla yoğurup, kendi özgün tasarım stiliyle birleştirerek ortaya yeni bir tasarım çıkarmasıdır.

   “Mimarlık söz konusu olduğunda tamamen özgün ve orijinal bir üründen söz etmek çok kolay değildir ve aslında burada tartışılan bir sınır meselesidir. Konusu mimarlık olan her tasarım, kendisinden öncekilere belli ölçülerde referans verir, alıntılar barındırır.” der Odtü Mimarlık Bölümü hocalarından C.Abdi Güzer. Tam bu noktada da yeni bir soru beliriyor: Peki ya taklit nedir? Güzer buna cevap olarak da:   “Mimarlık tartışmalarında “taklit” kavramı daha çok bitmiş ürünün anlamsal dışavurumunu belirleyen dil özelliklerine yönelik olarak kullanılır. Bu başka yapıların doğrudan taklit edilmesi olabileceği gibi, tüketim, işaret, kimlik değeri oluşturan bazı yapı bileşenlerinin kendi bağlamları dışında yeniden üretimlerine de karşılık gelebilir. Bu anlamda tarihî referanslar, yerel ve geleneksel kimlik unsurları kadar güncel bazı dil unsurları da taklit edilmeye açıktır. Şüphesiz burada referansı “sahte” kılan, bağlam içindeki yabancılaşma düzeyi, bir başka deyişle referans verme biçiminin “doğrudan taşımaya” indirgenmesidir.” yorumunu yapar.
Bir mimarın başka mimarlardan, onların yapılarından esinlenmesiyle onları taklit etmesi arasındaki sınır nerededir?  Gelin bunu da örneklerle anlamaya çalışalım o zaman.

 

Yukarıda fotoğraflarını gördüğünüz yapılar dünyaca ünlü iki müze. Sol taraftaki müze Zaha Hadid’in mimarlık ofisi tarafından tasarlanan ve yapımı 2009 yılında tamamlanan, Roma’da bulunan Maxxi Müzesi. Sağ taraftaki ise 3XN mimarlık ofisi tarafından tasarlanan ve yapımı 2011 yılında tamamlanan Liverpool Müzesi. Her iki tasarım da farklı tasarım yarışmalarında ödül almış dünyaca ünlü projeler. Fotoğraftaki açıdan bakıldığında birbirine çok benzer görünen bu iki yapı aslında farklı tasarım prensiplerine sahip olmasıyla özgünlüklerini koruyup ziyaretçilere farklı mekânsal deneyimler yaşatıyor.

    Maxxi Müzesi; kavisli yollar şeklindeki parçalardan oluşan bir forma sahip. Bu form, iç mekanda kullanılan ve ziyaretçilere sergileri gezerken devamlılık sağlayarak güzel bir mekânsal deneyim veren kıvrımlı merdiven ve rampaların yarattığı yürüme alanlarıyla eşsiz bir uyum halinde.

Bazen yerle birleşirken, yer yer birden yükselen form binaya hareketlilik kazandırıyor. Kentsel bağlam ile iç içe geçmiş sirkülasyon desenleri olarak binanın dala benzer yolları ve açık alanları şehir ile başarılı bir uyum içerisinde. Ayrıca mimari elemanlar geometrik açıdan alanı çevreleyen kentsel ızgaralarla da uyum sağlıyor.

Bazen yerle birleşirken, yer yer birden yükselen form binaya hareketlilik kazandırıyor. Kentsel bağlam ile iç içe geçmiş sirkülasyon desenleri olarak binanın dala benzer yolları ve açık alanları şehir ile başarılı bir uyum içerisinde. Ayrıca mimari elemanlar geometrik açıdan alanı çevreleyen kentsel ızgaralarla da uyum sağlıyor.
Hem dış hem de iç sirkülasyon kalabalık; engelleme ve çalkantı alanlarına yerleşmiş dikey ve yatık sirkülasyon elemanlarıyla eğimli bir geometriyi takip ediyor. İç mekanın tasarımı ziyaretçilere labirentin içinde olma hissi uyandırsa da bu asla klostrofobi yaratmıyor.
Liverpool Müzesi; uzunlamasına bir kutu şeklinde tasarlanmış, düz ve açık hatlara sahip, tasarımı İskandinav mimarisini hatırlatan, çevresindeki nehirle uyum içerisinde tasarlanan bir yapı. Dış kaplama malzemesi olarak denizelliğe dayanıklı olmasından dolayı kireçtaşı kullanılmış ve dış kaplaması galvanize bir çelik çerçevenin üstüne oturtulmuş. Bunun nedeni ise çeliğin hafif bir malzeme olması ve gerekli durumlarda çerçevenin değiştirilebilirliğine olanak sağlaması.
İç mekanda bulunan spiral şekilli beton merdiven, yapıyı destekleyen hem strüktürel ve mimari açıdan  hem de dekorasyon açısından önemli ve dikkat çekici bir eleman olma özelliğine sahip.
  Zemin kat planında da görüldüğü gibi iç mekanda bazı kısımlarda kavisli elemanlar kullanılsa da mekanların birbirinden ayrılması lineer şekilde ve genel tasarımda lineerlik hüküm sürüyor. Bu da Liverpool Müzesi’ni Maxxi Müzesi’nden farklı kılan mimari özelliklerden biri.
Şimdi de gelelim mimaride esinlenme adı altında ne kadar başarılı olduğu tartışılan bir örneğe. Bu konudaki örneği yakın çevremizden vermek istedim. Bir süredir ülkemizde mimaride Selçuklu Mimarisi’ne atıfta bulunma popülerlik kazanmaya başladı. Selçuklu Mimarisi’nin özelliklerini taşıyan pek çok yapıyla karşılaşmaya başladık çevremizde. Bu da kafamızda şu soruyu oluşturmuyor değil: “Türk Mimarisi çağın modern şartlarına ayak uydurmak yerine geriye mi gidiyor?” Buna karşıt olarak ise “Yüzlerce yıllık tarihi geçmişimize mimari alanında da sahip çıkmalıyız, atalarımızın kullandığı tasarım anlayışlarına yüz çevirmemeliyiz” gibi yorumlar ortaya çıkıyor. Aslında bu noktada, mimaride geçmişe dönüp, geçmiş dönem mimarisini taklit etmek yerine; o dönemin mimari özelliklerini, prensiplerini yeni, modern bir anlayışla yoğurabilmek ve ortaya geçmiştekilerin taklidi yerine modern yapılar ortaya çıkarabilmek amaç olmalıdır.
Ne yazık ki son dönemde tasarlanan ve inşa edilen yapıların pek çoğunun bu konuda pek başarılı olduğu söylenemez.
Gerek anıtsal girişleri, gerek büyük kemerli pencereleri, alınlık ve eyvan gibi elemanların yaygın kullanımı ve daha pekçok özelliğiyle Selçuklu Mimarisi’nin özellikleri doğrudan kullanılarak tasarlanmış bu yapılar bütünü modern üniversite hayatına uygun çağdaş bir tasarıma sahip olması ve öğrencilere sosyal anlamda mekânsal his uyandırması gerekirken yüzyıllar öncesinin dini fonksiyonlarıyla ön planda olan mimari tarzıyla ön planda. 700-800 yıl öncesinin yaşam tarzına uygun olarak düşünülmüş tasarımların, mimari detayların doğrudan kullanılarak şu anki yaşam tarzının mekânsal ve tasarımsal anlamda ihtiyacını ne derece karşılayabileceği de akıllarda büyük bir soru işareti doğuruyor.
Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?