Jane Jacobs

Mutsuz Mega Hayallerin Mutlu Kurtarıcısı

| Nisan 2018


Jane Jacobs.

Gazeteci.

Yazar.

Kent aktivisti.

“mimar”

Mutsuz insanlar olduğumuz için mi sıkıcı mekânlara tutsak ediliyoruz? Yoksa mekânları biz mi mutsuzlaştırıyoruz? Evet, ne yazık ki alıştığımız o gri kütlelerden bahsediyorum. Gökyüzünü görmek için yeterince büyük penceresi olmayan, altımızın toprak olduğunu çoktan unutturan, beyaz floresanlarına ruhlarımızı teslim ettiğimiz binalardan bahsediyorum.

Şehircilik, ve şehir mimarlığı hakkında tartışmaya başladığımız zaman ne yazık ki cümlelerin sonu “kentsel dönüşüm” ile bitiyor. Kentsel dönüşüm. Ülkemizde tanımı betonlaşmaktan pek öteye gidemiyor. Her geçen gün yeni bir Tarlabaşı örneği ile karşılaşıyoruz.  Gökleri gerçekten delen gökdelenlerin, sokak arasında oynanan topları nasıl da patlattığını izliyoruz. Birkaç güne unutulacak sokak kültürünün, mahalle kargaşasının, mahallelinin ve komşunun ne uğruna buldozerlere mahkûm olduğunu tartışıyoruz. 26. katta bulunan rezidans dairelerinden çıkıp hiç oksijen almadan kendimizi alışveriş merkezinde bulmayı bir zafer sanıyoruz. Öyle bir denetim toplumuna dönüştük ki, çat kapı sürpriz bile yapamıyoruz komşuya. Ne olur ne olmaz önce bir kimlik bırakmalı güvenliğe. Parçası olduğumuz sokağı, caddeyi yahut mahalleyi çoktan unuttuk. Parçası da değiliz daha fazla. Asansörde bastığımız iki haneli rakama, kapımızı kilitlediğimiz zaman baş başa kaldığımız ikea mobilyalarına daha çok bağlıyız. ‘Ev’ bundan böyle kimliği olan bir sokak ve mahalleden öte kapıların arasında metrekareler ile ifade edilebilen bir mekân ile kısıtlanıyor yalnızca.

Tam da bugünlerde, kentli olmanın sosyal kavramlarını fiziksel ihtimallerle değiştirdiğimiz ve tüm olumsuz sonuçlarına alışmaya başladığımız günlerde kentsel dönüşüm problemini daha kendisi yeni bir tanımken , tam 57 yıl öncesinde ön gören Jane Jacobs’a biraz kulak vermeli.

Şehirlerin kendine has nitelikleri olduğunu savunan, ve bu niteliklerin tek boyuta indirgenmesine karşı duran, bu amaç uğruna yazdığı  “The Death and Life of Greatest American Cities”(Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı, 1961) kitabının her satır arasına günümüz kentsel dönüşüm problemlerini ve olası çözümlerini gizleyen Jacobs’ın hikayesi 1916 yılında Amerika’da başlıyor. Gerçek bir ‘şehir’liydi Jane Jacobs. Herhangi bir mimarlık ya da şehir bölge planlama alanında diploması yoktu; ancak kendi şehri ya da sokağı için eyleme geçmek için buna ihtiyacı da yoktu. Bir şehrin ekonomi işleyişindeki problemlerin yalnızca kaldırımları bile gözlemleyerek çözülebileceğini savunuyordu. Şehir demek, öncelikle arabaların ve trafiğin rahat etmesi gereken otoyollar, otoparklar, alt geçitler ve rezidanslar zinciri değildi. Ana odağı arabalar da değildi. İnsan ve insani değerler uğruna düzenlenmesi gerekirken; odağını çoktan kaybetmişti şehirler ve sürreal planları.

Jacobs’ın Büyük Amerikan Şehirlerinin Ölümü ve Yaşamı kitabında da dediği gibi, “Derindeki toplumsal sorunları saptayıp bunların peşine düşecek bir şehir halkı istiyorsak, başlangıç noktası mevcut şehirlerde asayişi ve medeniyeti koruyan pratik güçleri desteklemek olmalıdır. Kolay suç işlemeye gayet uygun yeni semtler inşa etmek budalalıktır. Ama şu anda yaptığımız tam da bu.”

Peki ya Jane’s Walk nedir?

Jane Jacobs’ın fikirlerinden yola çıkan şehirlilerin, şehirliler için her sene düzenlediği bu ‘harekete geçiş’ bir şehir tanıma yürüyüşünden fazlasını ifade ediyor. İnsanları mahalleleri hakkındaki hikâyeleri paylaşmaya, topluluklarının görünmeyen yönlerini keşfetmeye ve yürüyüşlerini komşularıyla bağlantı kurmanın bir aracı olarak kullanmaya teşvik eden Jane’s Walk tamamen gönüllülük esasına bağlı. 2007 yılında başlayan yürüyüşler, Kuzey Amerika başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında her sene mayıs ayının ilk haftasında gerçekleşiyor. Yaşadıkları, çalıştıkları veya sosyalleştikleri mahallelere ilgi duyan herkes tarafından yönetilebiliyor yürüyüşler.

Yürüyüş bir sosyal paylaşıma dönüşüyor tabii ki. İlk gün yürütücüler tarafından ele alınan sokak ya da mahalle yalnızca sahip olduğu mimari ya da bilinen tarihi değerleri açısından ele alınmıyor. Apartman kenarlarındaki eski anılardan, mahallelinin sokağa yüklediği sosyolojik anlamlardan, kaygılardan, misafirlikten ve komşuluktan örülüyor yürüyüş örgüsü. İşte bu sefer, bir bölgeyi tanıtan tur rehberi, ezberletilmiş ve sıkıcı internet sitelerinden okunmuş genel geçer bilgilerin yanı sıra; sadece kendisinin bildiği, belki de sadece bir kişiyi ilgilendiren öznel karakterleriyle var ediyor sokağı. Bu sefer, el sıkışıp memnun olmuyoruz bu yeni sokakla. Onu kocaman kucaklıyoruz, ne de olsa bir sırdaşız artık. Şehir, sokak ve bizim aramızda bundan sonrası.

Jane’s Walk, ilk yürüme ve tanışma gününün ardından kendisini tartışma platformlarına, konferanslara, atölyelere ve sergilere bırakıyor. Ele alınan bölgenin atıl kısmı bir atölye çalışması ile birlikte yeni kimliği için bir arayışa çıkıyor. Büyük buldozerler onun hakkında, oralıdan önce karar vermesin diye. Ve sonra, sergi! Daha çok insanın kulağına gitsin, gözüne ilişiversin diye toplanıyor 3-4 günün yeni dostlukları, fotoğrafları, eskizleri, ve mimari karalamaları.

Jane Jacobs gelip geçeli çok oldu. Kendisinin de bahsettiği sokağın ve kaldırımın gözleri ne yazık ki bizim ülkemizde de çok fark edilemiyor. Asla o mahalleye uğramayacak büyük yakalı iş adamlarının kurduğu hayaller, mahallenin kimliğiyle çatışmaya devam ediyor. Eh, potansiyel bizde. Jacobs’a ve satırlarına bir kulak verelim, bu projedeki yeni komşumuz da o oluversin. Yürüyelim, ve yürütelim! Tarlabaşı’nın, Şirindere’nin, Mamak’ın unutulmaya yüz tutan anılarını duyalım, gösterelim, sözünü edelim ki bilsinler. Bilsinler ki, gökleri delmeden önce duyulsun toprak ayaklı annenin de hayalleri.

İyi ki doğdun Jacobs.

 

Jane’s Walk için detaylı bilgi almak, gelecek ay yürümek ya da Ankara’da ilk defa yürüyüş düzenlemek için: https://janeswalk.org/

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?