Her Font Kendi Hikayesinde Başroldür

Every Font Is The Lead in Their Own Story

| Nisan 2020


Sıradan bir insan tasarımsal bir yazıyla karşılaşınca nasıl hisseder? Nasıl bir tepki verir? Sıradan bir insan derken tabii ki de sosyo-ekonomik sınıfların farklılığından ya da ayrımcılık içeren bir üsluptan bahsetmiyorum. Sıradan bir insan yani ne bir grafik tasarımcı ne de bir ressam olmayan kişi… İşte bu yazı da sıradan bir uluslararası ilişkiler öğrencisinin gözüyle, aklıyla ve izlenimiyle yazılıyor ya da yazıldı. Daha okuma yazma öğrenmeden önce, arabayla ailecek yolculuğa çıktığımız her zaman, yollardaki reklam tabelalarına hayranlıkla bakardım. Gördüğüm her tabelayı annemden ve babamdan okumasını isterdim. Sonra okuma yazmayı öğrendim. Okurken bazı kelimelerin neden daha kalın yazıldığını bazılarınınsa neden farklı renklerde olduğunu düşünürdüm. Düşünürken aslında hepsinin bana çok farklı hisler yaşattığını anladım. Farklı karakterler, farklı fontlar, farklı hiyerarşik düzenler… Hepsi beni bambaşka dünyalara götürdüler. 

What does an ordinary person feel when they face a schematic writing? How do they react? Of course, by ordinary, I do not mean any socioeconomic or class-based difference. Someone that is neither a graphic designer nor an artist… This piece is being written or was written by an ordinary person of this kind, an international relations student, depending only on their thoughts and impressions. Before I even knew how to read or write, every time we went on a trip with my family, I used to look at the signboards on the roadsides with admiration and think about why some words were bold when some were in different colors. I realized that as I was thinking, I went through a different emotion with each sight. Different characters, different fonts, different hierarchical orders… Each took me to a different world.

Bilgisayarla tanışmamla binlerce farklı fontla tanışmam bir oldu. Hepsi sanki farklı hikayelerin ürünleriydi. Mesela Times New Roman kesinlikle soylu bir aileden geliyordu. Biraz sert ve geleneklerine bağlı biriydi ama aynı zamanda geçmişin ağırlığından kaçmaya çalışan bir hâli de vardı. Geçmişten kaçabilen, onun için bir nevi devrim yapmış desem yanlış olmayacak, font ise tabii ki Helvetica… Uğruna film bile çektiren, 1957’den itibaren çoğu grafik tasarımcıyı ve reklamcıyı kendine hayran bırakan evin anarşist çocuğu Helvetica’nın kendine ait keskin çizgilerinin olduğunu asla yadsıyamam. Zamansız ve yersiz olan bu fontla hem grafiksel, sanatsal alanlarda karşılaşırken hem de resmi ve bürokratik alanlarda da karşılaşıyoruz. Yeni bir şarkı keşfettiğimizde nasıl heyecanlanıp kıpır kıpır hissediyorsak yeni bir fontla tanıştığımda da aynı hisleri yaşıyorum hatta belki de daha yoğunlarını. Her bir fontun kendine ait bir kişiliği, karakteri ve hikayesi var bence. Mesela Comic Sans fontunun kişiliği biraz yaramazdır. Azıcık şımarık olan bu font en sevdiği pastel boyasını evde unuttuğu için ağlamaya başlayabilir. Hatta ağlamakla da kalmayıp pastel boyası kilometrelerce uzakta olsa bile mutlaka bir aile üyesini, manipülatif yollara başvurarak, boyasını getirmesi için ikna edebilir.

I met thousands of new fonts when I met computers. It felt as if they were all products of different stories. For instance, Times New Roman came from a noble family. It was a bit tough and bound to its traditions but it was also in the state of trying to run from the burdens, the weight of the past. The font who did manage to run from its past –I believe “revolutionary” is the right word– would be, of course, Helvetica. I can never deny the sharp edges of Helvetica, the anarchist boy of the house who has been fascinating most graphic designers and advertisers since 1957 and even has a movie made for. We face this font that is out of time and space in both graphic, artistic areas and formal and bureaucratic areas. When I meet a new font, I feel as if I I have just discovered a new song; even more excited and vibrant. I believe each font has its own personality, character, and story. Say, Comic Sans has a bit of a naughty personality. This font, who is a little spoiled, could start crying because they forgot their favorite pastel; not satisfied with only crying, they can manipulate a family member into bringing the pastel even from miles away.

Eğer her bir fontun bambaşka bir karakterinin ve hikayesinin olduğunu kabul edersek aynı şey bizim kendi el yazılarımız için de geçerli midir? Kendi el yazımız bizi ne kadar yansıtır? Bizim sırlarımızın ne kadarını açığa çıkartabilir ya da çıkartabilir mi? Bence benim el yazım biraz kişiliğimi yansıtıyor özellikle istediğim ve gerektiğinde özenli olmamın en büyük yansıtıcısı olduğunu söyleyebilirim? El yazılarının insanların kişiliğini ne kadar yansıttığını durumunu bir sonraki yazımda ele alacağım. Peki sizce de fontların kendi kişilikleri, karakterleri ve hikayeleri var mı? Varsa hangi hikayelerin oyuncuları bu fontlar. Son olarak sizin el yazınızın hikayesi ve karakteri nasıl? 

If we admit that each font has a different personality and a story, would it apply to our own handwriting, too? How much does our handwriting reflect us? Could it reveal our secrets and if yes, to what level? I think my handwriting somewhat does reflect my personality, especially how I can be very attentive if I want and if necessary. I will tackle the echo of people’s personalities on their handwriting in my next piece.  What about you, do you agree that fonts have individual personalities, characters, and stories? If yes, which stories do those characters belong to? Lastly, what is the story and personality of your handwriting?

Çevirmen/Translator: Deniz Karaytuğ

Grafiker/Graphic Designer: Görkay Düzgün

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?