Hello Stranger Jacket; Yeni Jenerasyon Markalaşma!

Sıla Gökuç'un ekibi ile boyadığı ceketleri satması ve Türkiye'de bir kadın tasarımcı olmak

| Ağustos 2018


 

“Sıkıcı kot ceketlerden harika tasarımlara…

Kot ceketine kendinden bir parça kat…

Her insan tek ve özeldir, senin ceketin senin ruhunu temsil etsin!

Sırtında bir tuval taşı.

Sanatı giyilebilir forma getirdik.”

 

HELLO STRANGER JACKET

 

Duygu Çöplü: Merhaba Sıla, öncelikle bizle röportaj yapmayı kabul ettiğin için teşekkürler. Biraz seni tanıyalım, okuyucularımıza kendinden bahseder misin?

Sıla Gökuç: Ankara’da doğdum. 1994 doğumluyum, yani şu anda 24 yaşında oluyorum sanırım, sürekli o hesaplamalarda bir problem çıkıyor çünkü bir yıl kayıyor falan ya… Hacettepe Üniversitesi’nde okudum. 2012’de girdim ve 2017’de mezun oldum, yani geçen sene. Bilgi ve Belge Yönetimi mezunuyum. Bilgi ve belge yönetiminin tam olarak ne olduğunu çoğu insan anlayamıyor, daha iyi anlaşılabilmesi için bilgi teknolojileri de diyebiliriz. Aslında uzun zamandan beri var olan bir bölüm ve biraz bilgi ağırlıklı. Daha çok bilgiye nasıl erişileceği ve insanlara nasıl aktarılacağı ile alakalı. Günümüzde bilgi edinme yöntemleri web teknolojilerine kaydığı için bizim bölümümüz de zaman içinde o alanda şekillendi. Genel olarak web üzerinden bilgiye nasıl erişiriz, nereden doğru bilgiyi bulabiliriz, nasıl bulabiliriz gibi konuları inceliyoruz. Aynı zamanda da veri analizi üzerine çok çalışmalar yaptık ve bunun avantajlarını Hello Stranger’da gördüm. Atıyorum müşteri geliyor ve bizimle etkileşime geçiyor, müşteriyle ilgili bütün konuşmalarımızı; nereden konuştuk, nereye gitti, kim; kadın mı, erkek mi, şeklinde depoluyoruz ki ileride onlardan belirli anlamlar çıkaralım ve yatırımı nereye yapacağımızı kararlaştıralım. Her sektörde bunları yapabiliyoruz. Bizim bölümümüzün aslında birçok sektöre çok büyük katkıları var. Firma içerisinde bu analizleri yapabildiğimiz takdirde kendi mesaimiz ve alanımız içerisinde yani marka içerisinde kalıyor bu iş ve başka bir firmayla çalışmaya gerek olmuyor.

 

Üniversiteden mezun olmadan önce Ankara’da bir yıllık moda tasarımı eğitimi aldım, bir kurstu aslında. Bir yıllık bir süreçti fakat bana o tarz bir topluluk içerisinde yer almaktan başka bir şey pek katamadı ne yazık ki. Öğrendiğim temel bir öğe şuydu; tekstil sektöründe en önemli şey kalıptır ve kalıp çıkarmak çok zordur. Yani kalıp bilgisine tekstil sektörünün geometrisi ve matematiği diyebiliriz. Mesela şu anda siyah bir elbiseyi iyi bir markadan almakla kötü bir markadan almanın en büyük farkı kumaş kalitesinin yanı sıra kalıptır. Çünkü kalıbı iyi olan markalar öyle bir ürün çıkarıyorlar ki üzerimize tam oturuyor. Yani genel olarak bununla ilgili bir eğitim aldım.

 

Ardından üçüncü sınıfta Erasmus’a Milano’ya gittim. Milano’ya gidişim benim için inanılmaz bir şans oldu. Aslında üniversite beni Parma’ya gönderdi, Parma ile Milano arasında 1 saatlik bir yol var. Orada bir takım katakulliler yaptım. Milano’da kalıp Parma’ya gidip geliyordum ya da haftada birkaç gün yüksek lisans derslerine giriyordum. Yüksek lisans derslerini de kredi saydırmak için almıştım ve her gün gitmemize de gerek yoktu, skype üzerinden de anlaşıyorduk. Bu şekilde 6- 6.5 ay Milano’da kaldım. İnanılmaz bir yer, vizyonumu çok açtı. Bunu sadece moda olarak düşünmemek lazım, sanatın her türlüsünü bulmak Milano’da mümkündü, ağzımın açık kaldığı çok zamanlar oldu. Sokağa çıkıyorsunuz inanılmaz bir şey, bir kafeye gidiyorsunuz inanılmaz bir şey… Gittiğimde yirmi bir ya da yirmi iki yaşımdaydım, üçüncü sınıfın ilk dönemiydi. Vizyonumda inanılmaz bir açılma oldu. Öyle şeyler görüyorsunuz ki, hani Ankara için oranlamaya çalışıyorum, yine de 70 de 1’i bile Ankara’da yoktur. Bu duruma inanılmaz üzülüyor insan. Marjinal, orijinal, inanılmaz fikirler var, yani iyi ki Parma’da değil de Milano’da kalmışım diyorum.

 

Sonra Ankara’ya geri geldim ve üniversiteden mezun oldum. Kendi alanımla ilgili bir şeyler yapmak istiyordum. Sonuçta 5 yıl okumuşum, emek vermişim ancak aynı zamanda içimde de şey var yani sanatla renklerle farklı böyle orijinal şeylerle iç içe olmak istiyorum. Çok iyi 4 tane teknoloji firmasında staj ayarladım. Dijitalleştirme alanıyla ilgileniyordum. Bununla ilgili 3 ay Türk Patent Enstitüsü’nde çalıştım. Oradaki evrakları, patenleri dijitalleştiriyordum. İnanılmaz evraklar önüme geliyordu, mesela The Lord Of The Rings’in Türkiye’deki isim hakları gibi. Örneğin Gandalf isminin Türkiye’deki isim hakkı belgesi bilmem kaç yılından kalma, inanılmaz güzeldi. Ondan sonra web bilgisayar sistemleri yapan bir firmada çalıştım. Orası da çok iyiydi, ODTÜ Teknokent’teydi. Orada da tasarımla alakalı bir şeyler yapmak istedim, beni web ara yüzü tasarımı departmanına aldılar. Yani kullandığımız sistemler, butonlar nerede olmalı, ne renk olmalı gibi. Aynı zamanda orada biraz web tasarımına yöneldim ve bilgim arttı. Bunun derslerini de alıyordum. Yani bilgisayar ara yüzü tasarımı alanındaki bilgilerimi orada pekiştirmem iyi oldu. Sonra oradan çıktım ve Hacettepe Teknokent’te yine bilgi sistemi üreten bir firmada çalıştım. Burada sosyal medyadan toplanan verilerin analizi üzerine çalıştım. Belirli anahtar kelimelerle sosyal medyadan, yani Twitter’dan veri çekip, analiz ediyorduk. Nerede nasıl yoğunluk var gibi belirli anlamlar çıkarıp ona göre hareket ediyorduk. Diğer staj yaptığım yer de yine sosyal medya, Twitter verileri üzerine çalışan bir firmaydı ve burada da sosyal medyadan çeşitli veriler toplayıp analiz ediyorduk ve bunla ilgili çıkan sonuçlardan ne yapmamız gerektiğiyle ilgili fikirler alıyorduk. Bunları bizimle çalışan diğer markalara iletiyorduk. Bu şirketteki görevim de çıkan sonuçları tamamen kendi hesabımızdan info grafiklerle, küçük tatlış videolarla, yani reklam videoları gibi düşünebiliriz, hazırlamaktı. Mesela televizyonda o akşam en çok hangi film izlenmiş, en çok hangi dizi izlenmiş, hangi kanal izlenmiş gibi veriler. Bir bakıma yine tasarımla alakalı bir şeydi aslında.

 

Duygu: Hello Stranger Jacket isimli bir markan var. Bu marka nasıl kuruldu?

Sıla: Bütün bu şeylerin sonunda geri dönüp baktığımda üretimden, sanattan, tasarımdan çok da kopamadığımı gördüm. Yani orada bir işim var, işimi yapmam gerekiyor, orada bir üretim gerçekleştiriliyor ama o üretimin daha fazlasını üretmek, daha fazlasıyla haşır neşir olmak istiyordum ancak çalıştığım şirketler bana o opsiyonu tanıyamıyordu çünkü onların işi o değil. Ee şimdi etrafa bakıyorum, nerede mutlu olacağım? Nasıl bir şey yapacağım? Aynı zamanda bu işim de hiç bana göre değil… Sabah dokuzda başlıyorsunuz bu işe, akşam altıya kadar işiniz devam ediyor ve paralı kölelik yapıyorsunuz. Yani bir kere geliyoruz bu hayata ve özgürlüğünüz yok. Özel sektörde çalışıyorsanız yılda iki kere izininiz var bir hafta, bir hafta. Peki, sen ne zaman kendine vakit ayıracaksın? Sonuçta çok iyi paralar kazanıyorsun ama sen bu paraları harcamadıktan, istediğini yapamadıktan sonra bu paraları kazanmanın bir manası yok. Doğal olarak böyle özgürlükçü ama aynı zamanda işini en iyi şekilde yapan, hani benim aynı zamanda özgür de olabileceğim, insanlarla sürekli iç içe olabileceğim, aktif olabileceğim nasıl bir yerde çalışabilirim diye düşünmeye başladım. Oturup bu işi kurmayı düşünmedim aslında. Hani böyle bir şey istiyorum, ben bi’ ceket boyama işine gireyim şeklinde olmadı. Tamamen tesadüfi gelişti, fikir bir anda geldi yani bana, böyle anlatırlar ya sahneye çıkar girişimci kafasına elma düşer gibi…

 

İşte ben bu arayışın içindeyken Ankara’dan kaçıyorum falan öyle düşüncelerim var, ne yapsam ne etsem, bir yandan da hobilerime devam ediyorum resim yapmaktan boyamaktan çok zevk aldığım için sürekli o uğraşlarımı da devam ettiriyorum. O zamanlarda benim arkadaşlarımın butik bir otelleri var, tatile hep oraya gidiyorum. Doğası olsun, organik tarım yiyecekler olsun, inanılmaz güzel bir yer. Orada oturduk bir gün konuşuyoruz işte ne yapalım otelde, şuradaki deniz kabuklarını şu tarafa mı alsak, böyle çerçeve mi yapsak ne etsek, duvarı mı boyasak, dedim ben oradan. Aha nasıl olur acaba nasıl bir şey yaparız güzel mi olur? İyi mi olur? Denizle alakalı bir şeyler mi çizeriz? Derken duvarı boyadık, bu mural art diye geçiyor. Büyük bir çalışmaydı bu, yaklaşık iki metreye iki metre tarzı. Sonra oradan başka bir duvara gittik. Duvarlar boyanınca gerçekten çok güzel göründü. Hani küçük küçük duvar tabloları gibi de değil. Daha organik bir doku oluyor, yani duvarı boyamakla duvara tablo asmak arasında çok fark var. Gerçek dövmeyle geçici dövme arasındaki fark gibi bir şey aslında.

Orada bir arkadaşım, bunu acaba üzerimizde mi taşısak, nasıl taşısak bayağı güzel oldu dedi. Hani böyle bir şeyi nereye boyasak da giysek gibi bir mantık, ayakkabımıza mı boyasak gibi… O sırada da bir tane ceketi boyamaya karar verdim. Bir arkadaşım gönüllü oldu ve onun ceketini boyamaya karar verdik. İlk ceketi boyarken gerçekten çok uğraşmıştım, arkadaşım için değerli bir ceketti ve onu mahvetmek istemiyordum. Bu uğraş sonunda şimdiye kadar yaptıklarım arasından en iyisini üretmiş oldum. Normalde bir ceketi boyamam iki günümü alıyorsa bu ceket benim bir haftamı almıştı. Riskliydi, ortaya ne çıkacağından emin değildim, bu sebep doğrultusunda da çok uğraşmıştım. Yani ceket bizim yeni duvarımız, tuvalimiz oldu böylelikle. Ondan sonra kendime de bir tane yaptım. O yaptıklarımı gören başka bir arkadaşım benden kendi ceketini de boyamamı istedi. Kendisiyle birlikte kararlaştırdığım bir tasarımı boyadım. Daha sonra başkası geldi, o da istedi, sonra başkası, sonra bir başkası ve bu ceketleri giyen küçük bir network oluştu. Sonra şunu fark ettim: Bu yaptığım şeyi herkes istiyor, herkes aynı tasarımı istemiyor tabii ama herkes bu fikri beğendi. Ben de, böyle bir talep olabilir mi, diye düşündüm ve yaptığım tüm çalışmaları topladım. Aslında ilk başta sergileme amacıyla instagram’a koymaya karar verdim. Tabii bir yandan da isim düşünüyorum. Şöyle bir fikirden yola çıktım: Bu işi ilk isteyen kişiler birbirlerini tanımayan ama aynı şeyi isteyen yabancılardı. Ceketleri giydikten sonra birbirlerini tanımayan iki kişi yolda karşılaştıklarında ve ceketleri gördüklerinde bu ceketlerin aynı yerden, aynı kişiden çıktığını bileceklerdi. Yani aralarında bir bağ oluşabilirdi ve geçerken birbirlerine selam verebilirlerdi. Yani ilk başta bu kadar küçükken böyleydi. Bu şekilde kendi kendine gelişti aslında, sonra hiç tanımadığım insanlar instagram hesabımdan bana yazmaya başladılar; bana da yapabilir misin, diye, o şekilde büyüdü büyüdü ve siparişler bir anda çok arttı.

 

Duygu: ‘Özgünlük’ senin için ne anlama geliyor?

Sıla: Hiçbir şey ifade etmiyor. Şakaydı! Kişiden kişiye değişecek bir şeydir bunun cevabı… Benim içinse özgünlük, özgün olanı gördüğünüzde bir anda durup görenin 5 saniye beyninde kendisiyle kalmasıdır. Mesela Küçük bir bebek daha önce hayatında belki hiç muz görmemiştir. Muzu ilk gördüğünde o anda bebeğin beyninde ani bir şok yaşanır. Öyleyse muzun kendisi özgündür. Ya da arkadaşlarınızla geziyorsunuzdur ve sonra çok özgün bir şey görürsünüz, sizi böyle bir duraklatır, yani öylelikle kalırsınız çünkü onu idrak etme, anlama süreci var, daha önce görmediğiniz bir şey ve beş saniyelik şok. Bence özgünlüğün tanımı böyle bir şey.

 

Duygu: Peki sence özgünlük algını, Hello Stranger Jacket’ta nasıl yansıtıyorsun?

Sıla: Her insan doğal olarak, tek ve eşsiz bir ruhla doğar. Ben Sıla Gökuç, Sıla Gökuç’tan bir tane daha yok. Yaşadığımız deneyimler, öğrendiğimiz, bildiğimiz şeyler bizi bambaşka insanlar haline getirir. Doğal olarak insanın ruhunun benzersiz olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle de Hellostranger’daki çıkış noktası da bizim aslında kişiye özel ceket yani “unique jackets for unique people” şeklindeydi. Sen teksin, ruhun tek ve senin ruhunla özdeşleşen tek ceket yaratma fikri aslında Hello stranger’ın temelini oluşturuyor. Yani bu ceket senin ruhundan ve kişiliğinden izler taşıyor ve o cekete bakan biri o ceketin sahibi ile ilgili özellikleri görebiliyor. Bir nevi kimliğinizi taşıyorsunuz. Mesela bazı insanlar vardır; fikirlerini, beğenilerini saklarlar, çok rahatça ifade edemeyebilirler ya da tercih etmezler. Ceketi gören birçok kişiden şunları duyuyorum: Ceket çok güzel ama ben bunu giyemem çünkü çok dikkat çekici. Bu dikkat çekicilikte herkesin hoşuna gitmeyebilir, ben biraz da insanların ceketleri gördüklerinde ‘Bu ne ya’ desinler istiyorum, yani gerçekten özgünlüğü onlara vermek istiyorum, daha önce böyle bir şey görmemiş olsunlar, farklı gelsin onlara.

 

Duygu: Markanın vizyonu nedir senin için, nereye varmak istiyorsun? Bu tip bir piyasa şu an Türkiye’de mevcut mu?

Sıla: Bu işi dünyada iyi yapan örnekler var ve sadece boyayla da yapılmıyor. Dikişle, farklı armalarla, nakışla da yapılabiliyor. Markanın vizyonu olarak sokakta bir tane bile arkası boyasız kot ceket kalmayana kadar demek isterim ama bu da biraz fazla idealist bir görüş oluyor. Yani düşünsenize bir kafede oturuyorsunuz, karşınızda hoş bir kadın veya erkek var. Karşıdaki o insan hakkında fikir sahibi olmak istiyorsunuz ve bu kişinin sırtında aslında kendi kişiliğini yansıtan bir şey var. İnsanların severek, isteyerek kendilerini rahatça ifade ederek giyinmeleri isterim. Ayrıca aklımda bu ceketleri giyenlerin oluşturduğu, her konuda birbirlerine destek olacak bir kulüp, topluluk, sanat evi açmak gibi bir fikir var. Türkiye’de sanatçıların çok destek alması gerekiyor. Hello Stranger evini, sanatçıları, sanata ilgisi olan kişileri bir araya getirip, söyleşiler, sergiler, sanatçıların performanslarını sergileyebilecekleri, keyifli vakit geçirebilecekleri, sunumlar, workshoplar yapabilecekleri bir yer olarak düşünüyorum. Yakın gelecek olarak yurtdışı pazarına açılmak var. Aynı zamanda koleksiyonu cekete ek olarak farklı tekstil ürünleriyle biraz daha genişletmek istiyorum. Bu markayı ceketle sınırlandırmak istemiyorum aslında. Bu yolda Ekim ayında deri cekete geçiyoruz. Kış için ise mont ve parka fikri var.

 

 

Duygu: Genç yaşta hayallerini kovalıyor olman gerçekten hayranlık uyandırıcı. Ne gibi zorluklarla karşılaşıyorsun? 

Sıla: Öncelikle bu girişimcilik işinde, hazıra konmak gibi bir durum olmadığı için her şeyi sizin inşa etmeniz gerekiyor, işin en büyük zorluğu bu, temeli iyi atmazsanız, ileride üzerine yaptığınız bina çöker. Sıfırın üstüne inşa edince uğraşılması gereken çok fazla ayrıntı var. İşin bir diğer zor kısmı da, ne kadar iyi olursanız olun, ortaya çıkardığınız fikir, konsept, ürün ne kadar iyi olursa olsun, bilinmiyor olacaksınız. Önce bunun sınavını vermek gerekiyor. Tamam, harika bir şey var belki ortada, belki de yoktur ama olumlu bir açıdan düşünmeye çalışıyorum, bunun bilinirliği ve tanıtımı işin çok çok daha zor bir kısmı. Markayla birlikte tamamen bir boşluğa doğmuş oluyorsunuz.

 

Duygu: Piyasada yeni olduğu için, rol modeli eksikliği de görüyorsundur. Takip edeceğin yolu da sen yarattığın için aslında bütün sorumluluk sende oluyor.

 

Sıla: Aynen öyle, yani işin başka bir boyutuyla takip edilecek yol zaten hazır değil, birçok kişi için durum zaten böyle değil ama o yol hazır olsa bile, insanlara ulaşma ve burada olduğunuzdan onları haberdar etme kısmı çok zor. Ankara çıkışlı bir marka bu, burada birçok tasarım pazarlarına katıldık, reklam veriyoruz. Hedef kitlemiz bu bağlamda, tasarım pazarları ve sanat merkezleri olduğu için, mesela bir sanat öğrencisinin markadan haberdar olacağını, öncelikle onların bileceğini umuyoruz. Tasarım pazarlarında ‘Aa ben niye hiç böyle bir şeyi bilmiyorum ya, neden hiç haber vermiyorsunuz?’ gibi tepkilerle karşılaşıyoruz. O zaman da kendinizi tanıtma faaliyetleri yeterli olmayacak mı diye sorgulamaya başlıyorsunuz. Bu aşamada genç girişimcilere, genç kadın girişimcilere, ayağı yere sağlam basan kişilerin, manevi olarak destek olması gerekiyor. Onların seslerini duyan belirli bir kitle zaten var. Ancak belirli bir bütçe karşılığında, blogger ve influencer’ların bir markanın reklamını yapmasına ben kişisel olarak karşıyım. Ürünü cidden beğenmiş olmaları gerektiğine inanıyorum ki kendi zevkleri doğrultusunda onu paylaşsınlar. Mesela bizim birlikte çalıştığımız isimlerden Cansu Akın, Pelin Taşkan, Elif Tanrıverdi, Dilara Öztunç ürünlerimizi kendileri beğendiler, böyle bir ürünün tanıtımını yapmaktan memnun olacaklarını söylediler. Onları takip eden kitle, onların tarzını beğendikleri için takip ediyorlar. Beğenmediği ve alakasız bir şeyleri tanıtırlarsa, takipçi kitleleri doğal olarak bunu beğenmeyecektir ve bu bir fayda sağlamayacaktır. Başka bir zorluk da, sosyal medyada aktif olduğumuz için, yolun başından beri hep şu tarz eylemlerde bulundum; ismimi markanın gerisinde tuttum. Çünkü genç olmak zor, sanatçı olmak zor, kadın olmak zor. Bu isimlerin birleştiği koşullarda ben açıkçası ortaya çıkıp da ‘ben bunu yapıyorum’ demekten biraz korktum. Sosyal medya derya deniz, herkesin orada bulunmaya hakkı var. Bütün demografik özelliklere sahip insanlar bulunabiliyor, yani her telden insan var, çok farklı görüşlere sahip insanlar var. Sizi beğenmeyen insanlar, sizle aynı vizyona sahip olmayan, aynı üslup veya iletişim şekliyle sizle konuşmayan insanlar olabiliyor. Sosyal medya herkese açık bir oluşum olduğu için, bu tarz insanlarla iletişime geçmek zorunda kalabiliyorsunuz. Ben de herhangi olumsuz bir şeyle karşılaşmak istemediğim için, kendimi geride tutmak istedim. Bunun dezavantajı da oldu tabii, insanlarda şöyle bir algı oluşuyor aslında; markanın arkasında insanın ‘kendisi’ gibi bir kişi olduğunu bilmek, daha samimi geliyor insana, dostane bir algı oluşturuyor. Marka güvenilirliğini arttıran bir şey bu, sonuçta seri üretim yapmıyoruz, kişiye özel sanat üretimi yapıyoruz. Müşteri olacak kişi, karşıdaki kişinin soyut bir kavram yerine gerçek bir kişi olduğunu bilince, markaya duyduğu sempatisi ve güveni artıyor, belirli riskleri almamak için ben de bu tip bir yol izlemeyi seçtim. İşin zorluklarından biri de şu var ki; işin ilk başlarında bir şey taşınması gerekiyor, atölye bulunması gerekiyor, bu yüzden yığınla ürün taşıyıp, uzak yerlere tek başına gitmen gerekiyor. Fiziksel olarak bir kızın taşınması zor olacak uzun mesafeleri taşımak zorunda kaldım, elimde bavullar, tek başınayım, çok fazla dikim atölyesiyle, terzilerle görüşmek gerekiyor, farklı bir insan kitlesinin içine giriliyor. İlk başlarda bana “Maksimum 1-2 sipariş alabilirsin, ne kadar alabilirsin ki en fazla?” diyen de çok oluyordu. Bu da ilk başlar için çok umut kırıcıydı.

 

Duygu: Bu şimdi yeni bir konsept olduğu için, senin iyiliğini düşünme kılıfıyla sana gelip böyle olmaz demişlerdir.

 

Sıla: Ben yeni bir iş yapmak istiyorum, buna talep yok, talep olmadığı için de ‘gereksiz’ görülüyordu ilk başta. Ancak şu an alışveriş yapıyorken gereklilikten almıyoruz zaten aldığımız çoğu şeyi. Tamamen ruhumuzu doyurmak amacıyla yaptığımız şeyler.

 

Duygu: Güncel dünyamızda bir insanın ‘kimliğini’ taşıması kadar büyük bir ihtiyaç olamaz bence. Modern dünyayı eğer eski gelenek ve kültürlerin yıkılıp, insanların kendini bireysel olarak nitelendirmesi olarak tanımlarsak, senin yaptığın şey aslında nefes almak gibi bir ihtiyaç olabilir.

 

Sıla: Evet, şu an zaten çoğu sektör kişisel hizmete kaymış durumda, belli bir zaman gelecek, atıyorum 5 yıl içerisinde, kişisel hizmet vermeyen, insana kendini özel hissettiremeyen markaların düşüşe geçeceğini düşünüyorum.

 

Duygu: İnsanlar artık parasını buna harcamak istiyor. 3. Jenerasyon kafelerin çıkışı gibi sanırım. Birazcık daha çok para verip, biraz daha sıcak bir hizmet almak istiyor insan, değer verildiğini hissetmek istiyor.

 

Sıla: Aynılıklar dünyası içerisinde çok fazla insan var, bunun içinde insan bunalıyor. Mesela farazi bir şekilde dünyadan uzaklaşacak olursak, bir uzaylı dünyaya baksa, tek tip bir şey görür, bir insan onun için farklı bir anlam ifade etmez. Kişiye özel hizmet vermek, insana ‘Merhaba, sen buradasın’ demek.

 

Duygu: Adeta insan varlığının kabullenildiğini hissediyor.

 

Sıla: Bu yüzden de bu hizmeti almak insanın hoşuna gidiyor.

 

Duygu: Ek olarak okuyucularımızla paylaşmak istediğin bir şey var mı?

Sıla: Farklı olun… Öznel olun, eylem lazım biraz, gariplik lazım. Farklılaşıp dikkat çekmekten korkmayın. Meyve veren ağaç taşlanır ya, bundan korkmayın. Ben de mesela bundan korkuyordum, hala korkuyorum. Kişisel blog hesabı açmak istiyorum, utanıyorum, dalga geçerler, üzerler diye. Mesela gezdiğim ülkeler veya Hello Stranger Jacket ile ilgili.

 

Duygu: İnsanların ‘marjinal insan’ olgusuna karşı çıkmalarının sebebi bence şu; Sıradanlaşıp hayattan alabileceği şeyi diğer herkesle aynı yoldan alamadığı için kendine farklı yollar çizen insanlar var. Kendini bulma yolunda ise, taklit etmenin pençesine düşen insan çok. Biri mesela bir yol takip edecek, önünde marjinal bir insan var, ‘ben de onu takip edeyim, onun gibi olayım’ deyip aslında olmadığı biri gibi davranınca o zaman olmuyor işte. Denediğinle kalıyorsun. Tabii deneme yanılma yöntemiyle de bulabiliriz kendimizi, seni mutlu ediyorsa yine ne ala. Uyum sağlamak için hepimizin üstünde bir baskı var, mesela toplumsal cinsiyet rolleri olsun, sosyoekonomik rollerimiz de var, ancak olmadığı biri gibi davranıp farklılaşmaya çalışan insanlara herkes her zaman tepki koyar zaten. İnsanın doğasında var bu, uyum sağlamayandan korkmak. ‘Abi sen de ne marjinal takılıyorsun, biraz normal ol, aklını başına topla’ deniyor.

 

Sıla: Bence aklı başında olan insan farklılaşabiliyor zaten, standart bir zekaya sahip olan insanın farklılaşması zor.

 

Duygu: İnsan farklılıklarını yansıtmaktan asla korkmamalı. Bunu derken de IQ yüksekliği veya belli bir alan üzerindeki özel başarıdan bahsetmiyorum. İnsan içinden geldiğini yansıtmalı ancak doğru medyumu bularak, topluma zarar vermeden, kendini mutlu hissedeceği bir biçimde. Ya da tam tersi, sırf topluma uyum sağlamak için kendini baltalamak, kendini eksiltmek zorunda kalmamalı kimse diye düşünüyorum. İnsanların ‘sen de ilgi çekmek için marjinal gibi davranmaya çalışıyorsun’ kafası buradan geliyor bence. Biraz da kapasiteyle alakalı bir şey bence…

 

Sıla: Ceketler açısında baktığımızda da, herkes her zaman bu ceketleri giymeyi tercih edemiyor çünkü üstünde taşımak için çok dikkat çekici bir unsur. Artık korkmanın bir manası yok, kaçıncı yüzyıla geldik, baktık gördük… Ayrıca, bol bol kitap okuyun!

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?