Hayatın İçinde Mimarlık

Mekan Algısı Üzerine Değerlendirmeler

| Nisan 2018


Toplum ile benliğimiz arasına ördüğümüz duvarlara bir kapı olarak yerleştirdiğimiz sanatın ardına saklanmayı seviyoruz. Her şey o ufak merak kırıntıları ile başlıyor. Anahtar deliğinden bakarak herkesin göremediklerini; kendi içimizden ama bizden dışarı gelişen yeni dünyayı görmek istiyoruz. Temel tasarımı öğrenirken yeni bir dünya keşfettiğimizi sanıyoruz. Hepimiz, başta anlatmak  istediğimiz gibi görünmeyen, yalnızca bize konuşabilen tasarımlarla başlıyoruz. O kadar çok  şey katmak istiyoruz ki tasarımımıza, fikirler yumağımız asıl manayı görünmeyecek şekilde sarmalıyor. Sonradan anlıyoruz, tasarım yalın olmalı yoksa anlatmak istediğimiz her şeyi katbediyoruz. “Less is more” tam da bu komplikeliğin içinde kaybolmamız üzerine sıkça sarf ediliyor. Tasarımda kendimizi net bir şekilde anla(t)mak için ilk adım önceliklerimizi belirlemek oluyor. Önce insanı tanımak, gereksinimlerini, belli koşullar altındaki davranış biçimlerini, diğer insanlarla ilişkilerini, mekanın bu ilişkileri yönlendiren özelliklerini ve insan-çevre ilişkilerini anlamamız gerekiyor. Tasarımın temellerini anlamaya çalışmak, dönemler boyu kendini yenileyen ama asla kendini tekrar etmeyen yapıların yanında, birey olarak dayandığımız temelleri ve bizi şimdiye kadar yıkılmaktan alıkoyan sistemleri de sorgulatıyor bize. Onlardan öğrendiklerimiz doğrultusunda bir yandan da kendi benliğimizin mimarisini inşa ediyoruz.

Deneye yanıla çizgilerin dilinden konuşmaya başlıyoruz. Gözümüzle fenomenlerin dış hatlarını izleyerek çizgilere canlı bir akışkanlık atfetmeye başlıyoruz. Zik-zaklar kılıç sesleri gibi şakırdıyor, sivrilen bir çizgi kulak tırmalayan bir ıslık misali gitgide tizleşiyor, düz çizgi ise sükûnet içinde yoluna devam ediyor. Böylece formların yatay ve dikey düzenlenişi hayata dayandığını fark ediyoruz. Mimari izlenim, görme algısı üzerine bir mesele olmaktan öte bedensel bir duygu, kendimizden bir parça olarak varlığını ortaya koyuyor. Bu durum Antik çağın sakin yalınlığından aynı zamanda tam tersine Gotik üslubun gürültüsünden söz etmek, hatta sonraları kişiliğimizin kendi sesi ile yüzleşmekle birlikte anlam kazanıyor. Tasarımda hareketin belirlenmesi rahatlık ve rahatsızlık duygusunu bir araya getiriyor. Bir mekânı gezerken ağırlığı ve ağırlığa karşı koyan gücü ister istemez hissediyoruz. Sağlam yapılar ve yükselen sütunlar, üstlenmemiz gereken yükü bizim için taşıyan güçlü kollar olup mekansal ve zihinsel yükümüzü hafifletiyor. Alçak tavanlı mekânlarda o taşıyıcı sütunlar sanki bizmişiz gibi tepki veriyoruz. Tepemizdeki ağır beton göğsümüzde yükselen kütlelermişçesine baskılıyor bizi. Ferah mekânlarda ise yük hissetmeksizin derin ve rahat nefes alıyoruz. Dengelenmemiş kompozisyonlar ve eksik simetri ise çoğu zaman rahatsızlık uyandırıyor. Bu durum ise bir nevi bedenimizdeki bir uzvun eksikliğinin zihindeki dışavurumuna benzer bir etki gösteriyor. Güvenli bir alan olarak simetriyi arıyor gözlerimiz fakat hayatın organikliğini yansıtmıyor böyle mekanlar da. Tasarımın çıkış noktası işte bu büyük varoluşsal duygular oluyor, bedenin istikrarlı ve süreğen durumunu gerektiren ruh halleri…  Yani her şey bulunduğumuz mekanda kendimizi bulmamızla ve ihtiyaçlarımızı anlayarak kendimizle birlikte tasarımı tanımlamamızla sonuçlanıyor.

O noktada biz kimiz ve ne ile uğraşıyoruz sorusu beliriyor. Durumu fiziksel prensiplerle açıklayacak olursak; madde, ağırlığı ve dağılma isteğiyle etkiyi oluşturur. Bu bağlamda yaşamımız da tepkide bulunan (biçimlendiren) bir güçtür diyebiliriz. Canlı olan her şey bu biçim yokluğundan kurtulmaya ve doğal bir davranış olarak düzenliliğe ve dengeye ulaşmaya çalışır. Mimarlığın temel nesnesi de madde ile biçimlendirme gücü arasındaki bu karşıtlıktır. İnsan doğası ile uyumlu bir mimarlık anlayışında amaç maddenin organik yapılanması yani dış zorlamalar sonucu ortaya çıkmış değil de tamamıyla istenilmiş olduğunu hissettiğimiz bir halidir. Bence bu amaca uygun olarak çoğumuz da dengemizi bulmak ve yalınlığımızı gölgeleyen her şeyden arınmak için tasarlıyoruz. Böylece en azından tasarımlarımızla insanlar içine karışabiliyoruz. İtiraf edelim henüz öğrenci bile olsak, manen olduğu gibi fiziken de insan içine karışmamız bu yoğunlukta pek de mümkün olmuyor. Kahve kokulu uykusuz geceler ve içinde kaybolduğumuz projelerden yaşamayı ve yaşatmayı unutmuş bir yabancı olarak çıkıyoruz bazen. Ama tasarımın anlamına ve hayatımızdaki etkisine şahit olduktan sonra en azından net bir kanıya varabiliyoruz ki, kapılar ardında saklanmak değiştirebileceğimiz tecrübeleri anahtar deliğinden gözlemlemek yeterli gelmiyor artık. Zaman zaman panikliyoruz. Asla yetişmeyecek  gibi görünen işlerimize bakmaya korkuyoruz. Fakat gitgide başka seçeneğimiz olmadığı görüyoruz. “Kritik” zamanlarımızda yap da görelim denildiğinde hayal ettiğimiz her şeyin yerli yerine oturması için uğraşıyoruz durmaksızın. Yaşatmaya çalıştıklarımıza ulaşmak için istediğimiz hiçbir şeyi yaşayamamamız mı olacak hayat diyoruz bazen. Onca emek, beklediğimiz sonuca varabilecek mi merak ediyoruz. Peki, hiç farkında olmasaydık tüm bunların nolurdu? Farkındalık memnuniyetsizliği beraberinde getiriyor. Yine de insan ancak hayattan kötü tatlar alınca çoktan onda olduğunu sandığı hayatın kontrolünü eline alıyor ve kendi hayatının mimarı olarak çabalarıyla tatmin duygusuna erişebiliyor. İşte fiziksel ve ruhsal sınırlarımızı zorlayan mimarlık bunu kazandırıyor. Böylece mimarlık da mimar da hayatın içinde yerini buluyor.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?