Güveler Yerken Beni

Geçen gün Hindistan'a gittim...

| Şubat 2018


Geçen gün Hindistan’a gittim.

Tütsüler, dumanlar, sigaralar; otel odasında fala bakan cinleri, küreleri olan yüzleri kötülükten kararmış birkaç siyahi insan… Kulağımda çalan, içmeden sarhoş eden şu şarkı, sanki bu oda bir anda Hindistan olmuş gibi, sanki daha iki gün önce İkea’dan aldığım çilek kokulu şu kırmızı mumun alevi, yasakları delip içtiğim yurt sigarasının dumanına karışmış gibi. Taj Mahal’in nemli havası, yanından akıp giden nehrin sesi, nehrin karşı kıyısında ve Taj Mahal’e karşıdan bakan gri filler var; onlar siyah taşlar taşıyor, taşlar şantiye aşamasındaki siyah Taj Mahal’e gidiyor. Bir fil ağlayarak can verdi demin. Ah ne büyük mimarlık harikası olurdu, nehrin üzerinde bir de griden köprü. Mümtaz’ın vurulmasına 5 gün kaldı…

Geçen gün Hindistan’a gittim.

Bir tapınağa girdim; tütsüler ve dumanlar, ortam kimine hoş kimine nahoş. Duvarlarda yüzlerce figür birbiriyle sevişiyordu, dumanlardan seçemiyordum ama duyuyordum kadınların zevk çığlıklarını. Ve biraz süre geçtikten sonra anladım; sesin, tapınağın içinde dua eden birkaç Hindu’dan çıktığını. Çıplak ayaklarımla bastığım nemli beyaz her mermer beni üşüttü; tapınağa sunak olarak getirilen çiçekler, baharatlar, paralara bastım; kayıyordum az kalsın babam tuttu, babam yanındaymış, o an farkettim. Babam bir şeye kenetlenmiş bakıyordu, baktığı yöne başımı çevirdiğimde dehşete düştüm. Hıçkırıkların kaynağı olan insanlar bir “şeye” secde ediyorlardı, gerçekten bir “şeye”, siyah ve insan boyunda bir erkek şeyine, erkek cinsel organına, bütün damarları yontulmuştu ve Michealangelo eseri kadar güzeldi, orada duruyordu. Onu tanıdım, onu tanımak beni ağlatacaktı az kalsın. Çevresinde beyazdan bir halka vardı, kadın cinsel organı olduğunu tahmin ettiğim bir halka. Duvarlardaki figürler anlam kazandı, bir kadın elindeki tasla o şeyi güzelce yıkadı, ağlıyordu bir yandan, izledik ve babamla bu konu hakkında hiç konuşmadan o tapınaktan ayrıldık. Bu bir rüya değil, bu gerçek.

Geçen gün Hindistan’a gittim ve meyve, sebze, çöp, saç ya da sigara yakmaya benzemeyen bir olaya tanık oldum. Olay yerine yaklaşıyorduk ve babam yüzünü buruşturup bana baktı, kokuyu alabiliyor musun, dedi; hayır, dedim. Yanmış ceset kokusuymuş. Çok değil, iki metre ötemde sadece, yani ben üç adım atsam ona dokunabilecek mesafedeyken, 200 kilo odun arasında bir siyah insan bana gülümsedi. Gözlerime, artık olmayan gözleriyle baktı. Bedeni, anadan doğma değil, kül olmaya ramak kalmışlığın siyahındandı. Bakakaldım ona, hala gözlerimin önünde. Bitince küllerini attılar nehre, onun çok şanslı olduğunu sonradan anladım; hamile bir kadını renkli Hint kumaşlı kefeniyle yakmadan nehre bıraktıklarında; ve ilerdeki balıkçı teknelerinin küreğine saçları takıldığında. Şehrin nemine, nehirdeki ölülerin karıştığını farkettiğimde, nefes almak çok…

Geçen gün Hindistan’da hayatı ve hayata dair her şeyi sorguladım. Geceleri başını yastığa koyduğunda sorguladığın gibi değil ama bu kez, ya da duşta suyun altında düşündüğün gibi değil. En iyi otelinde dahi güveler yerken bedenimi, uçaktan iner inmez burnuna dolan o pis kokuyla beraber ve siyahlar arasında tek beyaz kalmışlığın gerçek anlamdaki çaresizliği ile sorguladım. Bir insan tifo olacağını bile bile neden Ganga’da yıkanır dedim, çocuk cesetleri yüzerken suda nasıl çamaşırlarını yıkar? Bir Hindu’nun sözleri kaldı aklımda: “This is Varanasi, the only city where people come not to live but to die.” Yani, “Burasi Varanasi, insanların yaşamak için değil, ölmek için geldikleri tek şehir.” Bir insan neden öleceğini düşündüğü anda, ölümünü beklemek için kendini sürer belki bir günlüğüne belki on yilliğina? Ölümü bu kadar kutsal kılan çaresizliği ne ara kazandı milyarlarca yıldır dönüp duran şu kainat? Ve tanrı ne zaman bu denli korku saldı bedenlere, bir erkek organına tapacak kadar? O insan ne yaşamış olabilir, Cem Yılmaz fıkrasından hallice bir halde, bir maymuna muz uzatırken, bir fareye ya da bir yılana taparken?

Doğduğundan beri saçları ve sakalları kesilmemiş erkekler gördüm ben, her sabah güneşi elleriyle doğurup meditasyon yapan Amerikanlar, Hindistan’da. Peki biz neyi kurban ediyoruz yaşadığımız şu ortalama 70 yılda?

İnanç, öyle bir şey ki, sokakta çöpten yemek yiyen ineğe taptırır insanı, hangi inancını oturup düşündün, ey tanık? Hangi inancın bütün hücrelerince kabul gördü mantıki anlamda? Zaten inandığımız şeyleri yeterince sorgulamadığımızdan değil mi bu vaziyetimiz, kişisel olarak, ülke olarak?

Hepimiz birer Hindistan’ız.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?