Glenn Kukkola ve Orhan Uludağ ile Röportaj

Restorasyon ve FF Binasının Tasarımı Üzerine

| Kasım 2015


Bu ay gezi düzenlediğimiz İstanbul Tarihi Bomonti Fabrikası restorasyon projesi ile de ilgimizi çeken, günümüzde çok popüler olup adından sıkça bahsettiren restorasyon konusuyla ilgili fakülte hocalarımız Orhan Uludağ ve Glenn Terry Kukkola ile görüştük. Doğru bilinen yanlışların yanında, restorasyon, renovasyon, yeniden canlandırma “revitalisation” ve restütisyon gibi sürekli karıştırılan kavramların farklarını öğrendik. Kentsel dokunun korunmasından, restorasyon tekniklerine kadar bilgiler aldık. Günümüzdeki projelerin değerlendirilmesi açısından, restorasyon anlamında aksayan ancak başarılı bir renovasyon sayılabilecek olan Hamamönü’nü ele aldık. Kanada’daki Royal Ontario Müzesi’ni de ele aldığımız bu görüşmeler hem öğretici hem de keyifli birer söyleşi oldular. Hem Ankara’dan hem Kanada’dan örneklere bakmışken, bir de içinde en çok vakit geçirdiğimiz yer olan FF Binası’nın mimarisiyle ilgili hocalarımızın görüşlerini almak istedik. Yaptıkları değerli yorumlara ilaveten, Glenn’in FF Binası’na alternatif olarak önerdiği Mimarlık Fakültesi Binası önerisi, FF Binası’na daha eleştirel bir şekilde bakmamızı sağladı. Glenn’in bu öneri projesinin eskizleri ve söyleşimizin tamamı için okumaya devam edin!

Röportajı yapanlar: Rabia Gürkan, Elif İstanbulluoğlu

RESTORASYON

  • Şehir düzenlenirken yıkılan, yeniden yapılan yapılar var. Restorasyona tabi tutulan alanlara nasıl karar veriliyor? Restore edilmesine karar verilen tarihi bir binanın restorasyonunun başarılı olduğunu gösteren kıstaslar nelerdir?

Orhan Uludağ: Restorasyon yapı bazındadır, kentsel dokunun korunması daha farklı bir konu. Her kentin tarihi kent merkezi vardır, mesela Ankara’da Hamamönü ve Kale tarafları, buralarda kentsel korunumdan dolayı herhangi bir yapıdaki gibi özgürce hareket edilemiyor, bu bölge için belirlenmiş yüksekliklerle, cepheyle ilgili kurallar olabiliyor. Bu alanlar için yapılan proje ise birtakım kurullar tarafından incelenip bölgeye uygun bulunursa o inşaat izni alınabiliyor. Aynı şekilde şehrin herhangi bir yerinde, tarihi değeri olmayan herhangi bir yapı da korunuyor olabilir. Bu durumda da yapılacak yapının durumuna, kaç senelik olduğuna, özelliklerine bağlı olarak yapılabilecek restorasyonun sınırları belirleniyor, Anıtlar Kurulu koruma sınırlarını belirliyor, bazılarına hiçbir şekilde dokunamıyorken, bazılarında yalnız cepheyi koruyarak istediğin değişikliği yapabiliyorsun.Ancak bu tescil kararları İller Bankası binasında olduğu gibi, bazı sebeplerden kaldırılıp bu binaların yıkımına müsaade edilebiliyor. Ya da korumanın altında yatan, şehre kazandırma amacı göz ardı edilebiliyor. Türkiye’de çok uzun süre insanlar yaşadıkları binalarda korunuyor diye hiçbir değişiklik yapamadılar, aksi takdirde ağır cezada yargılanacaklardı. Restorasyon işi de pahalı bir iş olunca, karşılanması mümkün olmadı ve bu yapılar zamanla terk edilip harabeleştirildi. Bir kısmı yakıldı, bu alanlar boşaltıldı. Halbuki bunları koruyarak hem kültürü, çevreyi koruyacak, hem de onu şehre kazandırmış olacaklardı. Bu durumu çözmek için kısıtlamaların esnetilmesi gibi bir durum da söz konusu olamaz. Çünkü, birşeyin restorasyonu demek, orijinal halinin korunması demektir. Nasıl ki Van Gogh’un bir resminin restorsyonu için herhangi bir ressam o resmin sadece bozulan kısımlarını boyayıp geçemiyorsa, Van Gogh’un tekniğini ve malzemesini analiz etmesi gerekiyorsa; yapıda da böyle gerekirse tekniklerin ve malzemelerin tekrar kullanılması lazım görebiliyor.

Glenn Terry Kukkola: Öncelikle, en önemli şey restorasyon işini üstelenecek müteahhittin seçimi; müteahhit, şehir planlamacı ve restorasyonu yöneten mimarların geçmişteki yapı tekniklerine, kullanılan materyallere dair bilgisi ve deneyimi olmalı. Doğru restorasyon yapının bütün elementlerinin orijinalleriyle ya da en azından orijinaline en yakın şekilde yer değiştirmesi ile gerçekleşebilir. Örneğin Kuzey Amerika’da mimarlar restorasyon yaparken binada kullanılan materyallerden örnek alıp onların kimyasal analizini çıkarıyorlar ve restore ederken ona uygun materyaller kullanıyorlar. Gördüğünüz üzere, restorasyon çok ince ve derin bir iş. Restorasyonda amaç yapıyı orijinal durumuna geri döndürmek, bu yüzden orijinal bir materyali alıp yeni bir şeyle değiştiremezsiniz: bu restorasyon değiş renovasyon olur. Orijinaline döndürmekten beklentim ise kullanılan metotların, materyallerin, yapı ile ilgili bütün dokümantasyonun incelenmesi. Bu da restorasyonun bir nevi arkeolojik bir araştırma gibi işlemesi demek oluyor. Restorasyon sürecinde karşılaşılan en büyük problem ise bu işi yapabilecek işçilerin nadiren bulunması. Mesela Kanada’da tarihi yapılarda gotik tarzı ön planda, günümüzde ise bu tarzdaki taş işçiliğini aynı kabiliyetle yapabilen kişileri bulmak hayli zor.Dolayısıyla bir yapının restore edilmesi, o yapının yıkılıp yerine tamamen yeni bir şeyin inşaatına kıyasla çok daha pahalı bir işlem. Aynı zamanda çok fazla zaman, iş gücü ve bilgi birikimi gerektiriyor. Bu konuda Türkiye’yi eleştirmek gerekirse, burada başarılı bir restorasyon yapıldığını düşünmüyorum. Projeleri yöneten müteahhitler bilgi ve deneyimlerine göre değil politik görüşlerine göre seçiliyor ve sonunda başarılı restorasyon örnekleri çıkaramıyorlar.

  • Peki sizce restorasyon projeleri yeniden canlandırma “revitalisation” projeleri ile nasıl bir bağlantı kuruyor?

Glenn Terry Kukkola: Yeniden canlandırma işleminde aslında yapıya yeni bir amaç kazandırmak hedeflenir, dolayısıyla bu iki terim birbiriyle kafa kafaya gitmeyebilir. Örneğin bazı yerlerin çıkarılması, içeride değişiklikler yapılması ve bu mekanların başka şeylere dönüştürülmesi yeniden canlandırma çalışmaları olarak görülür. Bu tabii ki yapıyı yıkıp yerine yapının çevresiyle örtüşmeyen tamamen başka bir yapı yapmaktan çok daha iyi bir seçenek. Eğer tarihi nedenlerle o yapıyı restore etmeyecekseniz yapılacak en iyi şey yeniden canlandırma olacaktır. Yapıya yeni şeyler katarken tabii ki olabildiğince yapının kendi karakterini korumak gerekiyor yani yeni eklentilerin yapının büyük bir kısmını oluşturmamasına özen göstermeli. Yeniden canlandırmanın tercih edilmesindeki temel neden de hem civarın tarihi yapısını bozmamak hem de eskiyen yapıya kullanabilir ve ekonomik bir çözüm sunmak.

  • Sizce Kanada, Toronto’daki Royal Ontario Müzesi bu prensipleri temel alarak mı canlandırıldı?

Glenn Terry Kukkola: Orası aslında çok daha eski bir müze, yapılan çalışmada o müzeye yeni bir kanat eklediler. Zaten bu yapı hakkında çok fazla kritik yapıldı; benim düşüncem de eklenen bu parçanın müzenin bulunduğu civarın karakterine çok yabancı olup olmaması yani bu kanat o caddede bulunun diğer binaların karakterine uyum sağladı mı? Böyle bir yapının tabii ki mekânsal tasarımı ile ilgili de bazı problemler var ama bu çok başka bir konu. Demek istediğim aynı cadde üzerinde eski yapının ilk 3-4 katının görünümünü değiştirmeden yükseltilen yeni binalar da var. Hangisi başarılı derseniz şehir planlama ve tasarımı açısından bence binanın orijinal haline en azından biraz gönderme yapan çalışmalar daha başarılı. Bunlar yapının ömrünü ve karakterini genişleten şeyler.Ankara’daki trajedi ise çeşitli tarihi binaların tamamen yıkılıp yerine hiçbir mekânsal anlam taşımayan gökdelenler dikiliyor.

HAMAMÖNÜ

  • Evlerin restore edilmekten daha çok beyaz bir sıva ile sadece görüntüde güzelleştirildiği Hamamönü’nün restorasyonu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Orhan Uludağ: Yanlış malzeme ve tekniklerle yapıldığı için yanlış sonuçlar çıkabildiği gibi, restorasyon yapılıyor adı altında, yıkılıp yerine yeni tekniklerle yeni bir yapı ortaya çıkarıp restütisyon yapanlar da var. Ankara’da yapılan pekçok restorasyonda malesef bunu gördük, binayı koruyup eski halini canlandırmaktansa yıkıp yerine eski görünümlü yeni bina yapmak. Bu restorasyon değil, çevreyi imitasyonla yaratma çabasıdır. Hamamönü ve Bentderesi’nde ise bazı binalar sadece sıva boya ile, yapıyı ayakta tutmak için değil ancak canlandırmak için makyaj yapılarak yenilendi. Bu bölge yaşanmayan çöküntü bir alan halindeyken, Ankara’nın etkinlik merkezlerinden biri haline gelip turistlerin ilgi odağı oldu. Çok başarılı bir restorasyon olmasa da bu açıdan işledi. Ben aslen Cumalıkızıklıyım. 300-400 senelik ahşap evlerin korunduğu yerin değeri mimarlık camiası tarafından bile yeterince bilinmezken, Kınalı Kar dizisinin burada çekilmesiyle buraya gelen turist sayısında büyük bir artış oldu ve restorasyon amacına ulaşmış oldu, bu da ayrı bir başarı sayılır.

Glenn Terry Kukkola: Daha önce Hamamönü’ne gitmedim, ancak şöyle yorum yapabilirim: Oradaki malzeme seçimi geçmişteki ile tamamen farklı. Kullanılan sıva yeni teknoloji ile üretilmiş dolayısıyla hiçbir zaman eski Ankara evlerinin görüntüsünü yakalayamayacak, yıllar sonra bile tamamen farklı bir şekilde eskiyecek. Dolayısıyla bu bir restorasyon değil daha çok renovasyon olur ve kesinlikle daha ucuz bir yol, dolayısıyla daha çok tercih ediliyor.

FF BİNASI

  • FF binasının mimari eğitime uygun bir şekilde tasarlandığını düşünüyor musunuz? Bunu daha iyi hale getirmek için neler yapılabilir?

Orhan Uludağ: Ben her yapı sahip olduğu fonksyionlar itibariyle bulunduğu konum ve yapıldığı dönem itibariyle her yapının bir dili olması gerektiğini düşünüyorum, bir şey söyleyebilmeli. Eğer bu yapı, örneğin mimarlık fakültesiyse, sanatla iligli eğitim verilen bir yapıysa, bu biraz daha farklı bir şeyler söyleniyor olmalı burada. Bilkent’in kampüsü içerisindeki yapıların çoğunda olduğu gibi bu binada da böyle bir dil olmadığını düşünüyorum. Mesela ODTÜ 1960’lı yıllarda yapılmış, Behruz Çinici’nin tasraımı.  Oradaki mekan organizasyonu ve anlayışı eğitimin nasıl yapılacağına dair bir şeyler söylüyor. Burada öyle bir şey yok. Tabi Mimarın projeyi alırkenki yaklaşımını, ondan talep edilenleri, onun ortaya koymak istediklerini tam anlayabilmek için bir de kendisiyle görüşmek gerekir diye düşünüyorum. Ancak, ben bu binada aradığım şeyi kendi adıma bulamıyorum.

Glenn Terry Kukkola: Öncelikle binanın kampüs planındaki yerleşiminden başlayalım; uzun bir aksın çevresine yerleştirilen binalarla büyük bir bulvar oluşturuluyor ve bu aksın sonu FF binasından geçerek direkt olarak yurtların girişine çıkıyor. Eğer böyle güçlü bir aks var ise bu aks daha iyi kullanılabilirdi. Binanın bu şekilde yerleştirilmiş olmasını anlayabiliyorum çünkü verilen araziye göre kullanışlı şekilde oturması amaçlanmış ancak var olan aksın potansiyeli boşa gitmiş.

Binanın oryantasyonu düşünülürken ise  güneş ışığından yararlanma pek fazla dikkate alınmamış. Cepheler bile güneş ışığını etkili bir şekilde içeri alacak şekilde tasarlanmamı: Stüdyolarda zeminden tavana kadar cam olmalıydı, hatta ışığı içeriye maksimum seviyede almanın güneş kırıcılarla yansıyan ışığı kullanmak gibi başka yolları düşünülmeliydi. Binanın en temel sorunlarından biri ise tek katmanlı bir bina olması yani dış cephe ya kaplama ya da cam bu da ısı problemini beraberinde getiriyor. Bir binanın güneye bakan cephesi en az 2 ya da 3 katmandan oluşmalı ve stüdyolar bu cephede yer almalı ki güneş ışığı stüdyonun derinlerine girebilsin. Dolayısıyla ofisler kuzey cepheye yerleştirilebilir, öğretim görevlileri ile stüdyolar arasında daha iyi bir görsel bağlantı kurulabilir. Aynı zamanda güneş ışığına çok fazla ihtiyaç duymadığımız derslikler de kuzey cephede yer alabilir.

Binada stüdyo sayısı yetersiz kaldığından derslikleri stüdyolara çeviriyorlar, bu da hiç verimli bir mekân ortaya çıkarmıyor. Bunun sebebi, tasarımcıların mimari eğitimin ve stüdyo kültürünün filozofisini içselleştirmemiş olması. Aslında bu binada çok daha fazla alan stüdyo olarak tasarlanmalıydı. Dizayn stüdyolarına ek olarak içinde derslik olana bir yapı stüdyosu, içerisinde çeşitli teknolojik ekipmanların bulunduğu düzgün bir çalıştay alanı olmalıydı.

Genel olarak bu binanın ne doğal güçlerin gerekliliklerine ne de mekânsal beklentilere cevap vermediğini düşünüyorum. Güneş ışığı ve doğal hava akımının kullanımı güçlendirilerek çok daha ekonomik, çevreye duyarlı ve kullanılabilir bir bina tasarlamak mümkünken bu binanın başarılı bir mimarisinin olduğunu söylenemez.

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?