Fanustaki Derin Balık

The Deep Fish in The Bell Jar

| Mayıs 2020


Özgürlüğümüzün kısıtlandığını hissettiğimiz günlerden birindeyiz. Saatler akarken bize çizilen sınırların varlığı bizi yavaş yavaş boğuyor. Böyle geçen günlerin sayısı arttıkça kendimizi fanusun içine hapsolmuş bir balık gibi hissetmeye başlıyoruz. Bu süreçte benim zihnimi bazı sorular işgal ediyor. Özgür olmak, önümüze hiçbir sınırlama konmadan tüm arzularımıza erişebilmek midir veya özgürlük nedir? Kendimizi ne zaman özgür olarak tanımlarız? Bu soruların taarruzuna maruz kalıyorum. Çoğu insandan da yeterince özgür hissedemedikleri hakkında şikâyetler duyuyorum. Onları kısıtladıklarını iddia ettikleri birçok sebep sıralıyorlar. Aileler, devletler, saatler… Benim için de bu sebepler benzer şekilde sıralanıyor. Bir de bunlara ek olarak düşüncelerimle boğuşuyorum, sorular soruyorum. Peki, bunca neden varken ve birkaç haftadır bize çizilen sınırlar artarken özgür olmak mümkün mü?

It is, yet again, one of the days on which we feel like our freedom is being restrained. As time goes by, the mere existence of the boundaries drawn around us begin drowning us. One day, like this, after the other; we start feeling as if we are fish, trapped in a bell jar. In this course of time, some questions occupy my mind. Is being free the ability to reach every desire and what is freedom? When do we define ourselves as free? I am exposed to all these question. I also hear from many people that they cannot feel free. They start counting the reasons which they claim to be restraining them. Families, governments, the hours themselves… The reasons go similarly for me, as well. In addition, I fight with my thoughts, ask questions. Well then, with all these reasons at hand and with the number of limitations imposed on us since a couple of weeks ago keep increasing, is it possible to be free?

Nietzsche özgürlük üzerine iki insan tanımlamıştır: sürü insanı ve üst insan. Sürü insanı başka insanlardan kopamayan, sorumluluk yüklenemeyen ve “hayır” diyemeyen korkak ve tembel bir tiptir. Sürü insanı geleneğe bağlıdır. Başkalarının değer yargılarını üstlenmiştir. Kendi değerlerini oluşturamamıştır. Olanaklarını kullanamaz ve değer yaratamaz. Bunlar onu özgür olmaktan alıkoyar. “Zayıflar sürekli yollarını yitirirler. Sonunda yorulduklarında sorarlar: “Niye yola çıktık biz?” Şunun söylenmesinden hoşlanırlar: “Önemi yok hiçbir şeyin!” Lakin bu köleliği öğütlemektir.” (Böyle Buyurdu Zerdüşt, 202). Sürü insanları çabalamaktan kaçar ve yalnızca başkalarının değerleriyle hareket ederler. Özgür değil ezberlemiş insanlardır. Bana göre Nietzsche’nin sürü insanı olarak tanımladıkları kendi düşüncesi olmadan direkt geleneğin ona dayattıklarını kabul edenlerdir. Onlar sormaktan, aramaktan ve yanıtlamaktan acizdir. Böyle oldukları için de kendilerini bilerek köle yapmış ve özgürlüğünden uzak kalmış insanlara dönüşürler. Üst insan ise özgürdür. O bir yolcudur ve pasif değil aktiftir. Değerler yaratır ve onları isimlendirir. Nietzsche için özgür olmanın şartı değerler yaratabilmektir. “Yaratma oyunu için, kutsal bir evet gerektir: Ruh kendi iradesini ister artık, dünyayı kaybetmiş olan kendi dünyasını kazanır artık.” (Böyle Buyurdu Zerdüşt, 23). Ben Nietzsche’nin değerler yaratabilmek şartını duyduğumda bunu kendi inançlarını oluşturabilme koşulu olarak anlıyorum. Yalnızca başkalarının fikirlerine ve düşüncelerine göre hareket eden insan bence hiçbir zaman özgür olamaz. Sadece geleneğe bağlı kalmadan kendi değerlerini yaratabilen insan ise özgürdür. Olanaklarını kullanır ve kendisi dünyayı değerlendirir.

Nietzsche defined two types of people on freedom: those who belong to the herd and the higher human being. The Herd, for short, is one who cannot detach themselves from others, cannot take responsibility, and cannot say no; one who is a coward and lazy. The Herd is tradition-bound. They take upon themselves the values of judgement of others’, for they have not been able to form their own. They cannot make use of their opportunities and cannot define values. These properties keep them from being free. “The weak constantly lose their ways. In the end, when they are tired, they ask: ‘Why did we take the road?”. They like to be told: “Nothing matters!”. Yet that is to advise slavery.” (Thus Spoke Zarathustra, 202). People of the herd abstain from making any effort and only go by others’ values. They are committed not to freedom but to memory. In my opinion, what Nietzsche defined as The Herd, are the people who accept what is imposed on them by tradition without forming any opinion of their own. They are incapable of asking, searching, and answering. For this reason, they turn into people who enslaved themselves on purpose and distanced themselves from their freedom. The Higher Human, on the other hand, is free. They are a passenger and they are active, not passive. They form values and name them. The condition Nietzsche lays down for freedom is the ability to create values. “For the game of creation, a holy ‘yes’ is needed: The soul now wants its own will, the one who has lost the world now wins one of their own.” (Thus Spoke Zarathustra, 23). What I understand from Nietzsche’s condition of creation, is one’s ability to form one’s own beliefs. I think someone who solely goes by the ideas and opinions of others can never be free. Only the one who can bring their own values into existence without being bound to traditions is the free one. They make use of their opportunities and evaluate the world by themselves.

Nietzsche’nin özgürlük tanımını düşünürken bunu kendi durumumla kıyaslamaya başlıyorum. Karşılaştırdığımda özgür olmanın bedensel bir durum olmaktan çok zihinlerde başladığını görüyorum. Çoğumuz doğduğumuzdan beri hayatın içindeki bütün değerlendirmelerimizde, beklentilerimizde ve amaçlarımızda geleneklere bağımlıyız. İlk başta bir şeyi hedeflerken geleneklerden ve o geleneği temsil eden çevremizdeki insanlardan onay almadan başlayamıyoruz. Ruhumuz bize yüklenen değerlerin altında kamburlaşıyor. Yalnızca bunu fark edip onlara “hayır” diyebilirsek sürü insanından sıyrılabiliriz. Kendi fikirlerimizi oluşturmadan sadece bize dayatılan değerlere göre bir hayat yaşamaya “hayır” diyebilmeliyiz. Üst insan olmak içinse sadece hayır diyebilmek yetmez. Gözlükleri çıkardığımızda kendi gözümüzle bakmayı da öğrenebilmeliyiz. İşte o zaman değerler yaratabilecek niteliklere kavuşabiliriz. Kendi değerlerimizi yaratabilmek ise asıl özgürlüktür. Zihinlerimizi özgür bıraktığımız zaman bedensel esaretin bize olan etkisi de azalır. Fanusun içinde olsak da okyanus kadar derin ve engin düşüncelere sahip olabiliriz. Ayrıca özgür olmak her arzuladığına erişmek değildir. Özgür olmak, ilk önce aklın özgür olmasıdır. Yoksa arzularımız da başkalarının değerleri tarafından belirlenmiştir. Bu yüzden benim özgürlük deyince ilk vurguladığım değerlerimizi yaratabilmektir.

As I keep thinking about Nietzsche’s definition of freedom, I start to compare it to my situation. When I do this, I realize that being free starts in the mind, rather than being a physical condition. Most of us are bound to the traditions since we were born; in our judgements, in our expectations, and in our goals. When we are first setting a goal, we cannot start without being approved by the said traditions and the society who represents those traditions. Our soul arches under the weight of the responsibilities laid on us. We can only free ourselves from the Herd if we realize this and can say “no” to it. We need to be able to say “no” to living a life by the values imposed on us, without forming thoughts of our own. The ability to say “no”, however, is not enough by itself to be the Higher Human. We need to learn how to see with our own eyes when the glasses are off. Only then, we can acquire the skills required for creating authentic values. Being able to form our own values is the real freedom. When we set our minds free, the impact of physical restraints on us will decrease, too. No matter what size of bell jar we are in, we can still have thoughts with the depth and immensity of the ocean. Besides, being free is not being able to reach anything one desires. Being free starts with the freedom of mind. The contrary would mean our desires were set by others’ values, too. This is why what I first emphasize about freedom is the ability to create values.

Günlerdir yaşam alanlarımız gittikçe kısıtlanıyor. İstediğimiz yerlere gidemediğimizden ve sevdiklerimizle görüşemediğimizden yakınıp duruyoruz. Dünyamızı saran bir virüsün bizi esir aldığını söylüyoruz. Aslında yakındığımız şey özgürlüğümüzün kısıtlanmasından çok heveslerimize ulaşamayışımız. Heves ve arzularımızdan uzaklaştığımızda özgür olmadığımızı iddia ediyoruz. Hâlbuki arzularımıza kavuşmak, özgürlük tanımının bir parçası değil. Ayrıca arzuların da bizi esir aldığı çok olmamış mıdır? Kimi insanlar alkole tutkundur. Günün her saati onu arzularlar fakat bu arzu onları esaret altına almıştır. Kimileri de paraya âşıktır. Paraya olan arzuları ona ulaşmakla tükenmez ve onlar da onun esiri olurlar. Böylelikle arzulara kavuşmak özgürlüğün tanımının bir parçası olmaktan elenir. Özgürlük, her an isteklerini elde etmek değildir. Özgürlük, Nietzsche’nin de dediği gibi kendi değerlerimizi yaratabilme niteliğidir. Bunlara göre zihinlerimizi özgürleştirmeyi başarabilirsek kendimizi şimdiki durumumuzda da özgür olarak tanımlayabiliriz. Olanaklarımızı kullanarak yaşamı yine renklendirebiliriz. Özgür olmak, bir bakıma, elindekileri dilediğin gibi kullanabilmek ve onlardan değerler yaratabilmektir.

Our living space is limited more and more every day. We keep complaining about how we cannot go to the places we want to go or see our close ones. We say a virus that is taking over our world is holding us captive. What we are really complaining about is not that our freedom is restrained but that we cannot reach our desires and that is the reason we are not dree. Whereas to have what we want is not what freedom is defined by. That is, are we not seldom held captive by our desires? Some are addicted to alcohol and desire it every hour of the day but the feeling itself enslaves them. Some are devoted to money and cannot be satisfied even though they acquire it. Thus having is eliminated from the definition of freedom. Freedom is not obtaining any wish any time. Freedom, as Nitezsche said, is being entitled to creating our own values. According to this, if we manage to free our minds, we can identify as free even in the situation we are currently in. We can color life again by turning what opportunity we have in our account. Being free, in a way, is making use of what you have in the way you want to and shaping values with it.

Önümüze çekilen sınırlamalar yalnızca bir süre içindir fakat zihnimizi tutsak bırakırsak ömrümüz boyunca özgür olamayız. Başkalarının değerlerine göre yaşar, kendi değerlerimizi yaratamadan gideriz bu dünyadan. Bugün fanusta olsak da aklımızın özgürlüğüyle bir gün derin okyanuslara çıkabiliriz ancak aklımız özgür değilse okyanus da fanus da bizim için yalnızca sudan ibaret olur.

The boundaries set before us are only for some time but if we leave our mind in chains, we can never be free. We will live by others’ values and leave this world without creating ours. Even though, today, we are in the bell jar; we can set sails for new oceans with our mind but if our mind is not free, both the ocean and the bell jar will remain merely water to us.

Editör/Editor: Şule Kipel

Grafik Tasarımcı/Graphic Designer: Görkay Düzgün

Çevirmen/Translator: Deniz Karaytuğ

Kaynakça: NIETZSCHE, Friedrich, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çev.: Firdevs Tunalı, Panama Yay., Ankara 2018.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?