Empati Sanatı I Sanat Empatisi

Kendini Başkasının "Yer"ine Koymak

| Eylül 2018


Empati, en basit haliyle kendini bir başkasının yerine koymak, ne anlama geliyor? Bu soruyu cevaplamadan önce şu iki soruya yanıt bulmalıyız:

Ben kimim?

Diğerleriyle nasıl bağlantılıyım?

Filozof George Berkeley yaşadığımız tek gerçekliğin, duyularımız aracılığıyla algıladığımız gerçeklik olduğunu iddia ediyor. Ya da başka bir deyişle; algıladığımız tek şey algılarımızdır. Peki, gerçekleri nasıl tanımlarız? Ne hissedebileceğinizi, neleri koklayabileceğinizi, neyi tadabileceğinizi ve görebileceğinizi konuşuyorsanız, o zaman gerçek derken sadece beyniniz tarafından yorumlanan elektrik sinyallerden bahsediyorsunuz. Bu felsefeyle, birbirimizle bağlantı kurabilme yeteneğimizin sonuçlarını keşfederken kendi algılarımızla sınırlı olduğumuzdan nasıl gerçek ilişkiler kurabiliriz? O zaman cevabımız Filozof David Hume’un da belirttiği gibi, algılarımızın yalnız mantığa ya da aklımıza dayanmadığı, daha ziyade sezgilerimizle, duygularımızla oluşturulduğudur. Yani beni ben yapan aklım, duygularım ve insan ilişkilerim. O zaman ben biyopsikososyal bir varlığım diyebilirim.

Aydınlık çağımızın solan rengi empati biraz da kamusal yaşamın bizi tek tipleştirmesine bağlı olarak hayatımızdan gitgide siliniyor. Modern çağda duyarsızlığın arttığını söylemek belki de doğru. Nedenine gelirsek, toplumun ilerlemesi için yeni ve eskiyle mücadeleyi esas alan Modernizm yüzünden. Bu akım çağın şartları ve gereksinimlerinin getirisi ile geçtiğimiz yüzyılda en parlak dönemini yaşadı. Akım, akılcı bir toplum düzeni, bir yandan bir örnekleşmeyi kodlayan diğer taraftan ise babadan oğula geçmeyen, eşitlik temelli bir toplum mimarisini benimsiyordu. Aynı algıların eşit etki ve tepkiler yaratması düşüncesi ile genele hitap eden kategoriler baz alınarak seri üretim başladı. Dolayısıyla ihtiyaçların daha çok insanda daha az gayretle karşılanmasını sağlandı. Fakat geldiğimiz noktada bu kategoriler fikir ve duygulara kadar genişletildi. Böylece empati toplumsallaşmaya karşı bireyselleşmeyi ezen bir düzenin mağduru oldu. Evet, ilerleyen teknoloji ve eşitlikçi yasalar sayesinde deneyimlerimizi, birçok insan ile birlikte yaşayabiliyor ya da birçok insan ile paylaşabiliyoruz. Bir müzik paylaşıyor, sosyal medyaya bir bina fotoğrafı koyuyor ve alakalı etiketleri iliştiriyoruz. Belki aynı şeyleri algılıyoruz fakat birbirimizi gerçekten anlamaya çalışıyor muyuz?

“Hayır, hiçbir şeyi anlamaya çalışmıyorsun. Çünkü etiketler anlayışın tam tersidir.”

Bu alıntı Wachowski kardeşler tarafından yaratılan Sense8 dizisinden. Karakter yalnızca davranış ve ya farklılıkların birtakım etiketlerle betimlenmesinin birini ya da bir durumu anlamak için bir yardımda bulunmayacağına sitem ediyor. Etiketlerin sadece önyargı ateşini körüklediğini belirtiyor bu sözüyle. Bireylerin gerçekten birbirini (ya da bir şeyi) anladığı empati durumu ise bahsedilen, empati,  bir diğerini davranışlarına ilişkin motivasyonuyla ve tabi duygularıyla birlikte içselleştirerek anlamaktır. Bu içselleştirmede dıştan bir sesin ne anlaman gerektiğini söylemesine yer yoktur.

Devam etmeden önce dizideki bazı karakterlerin olağandışı özelliğini kısaca açıklamak istiyorum. Sense8’in bazı karakterlerinde,  duygusal durumların bireyler arası paylaşımı aşırıya çekiliyor. Dizi, bir grup insanın benliklerini tamamen birleştirerek, dünyanın farklı yerlerinde de olsalar birbirlerinin varlığını tam olarak yaşamalarına izin veriyor. Yani başkaları tarafından gerçekten anlaşılmanın neye benzeyeceğine dair bir fikir veriyor. Wachowskilerin bireyler arasındaki bu duy(g)udaşlığı nasıl canlandırmayı seçtiği de ilginç. Mesela yabancıların aklınızda aniden ortaya çıkması beklendiği gibi, çıldırtıcı bir deneyim değil. Onun yerine, Sense8ler birbirlerinin yaşamında bir tür tanıdıklık duygusuyla beliriyor. Korku yok, şüphe yok. Sadece en saf haliyle empati, kabul ve destek. Bu sayede Wachowski kardeşler empati ve açıkfikirlilik yoluyla dizdeki gibi doğaüstü sezgisel bağlantılar kuramasak bile nasıl anlamlı bir hayat kurabileceğimizi ortaya koyuyor.

Buna benzer olarak birçok sanat, görsel ya da işitsel olarak içeriği okumayı sağlayacak sembolik ya da doğrudan araçlar sağlar. Sanatçı, konusu empati ile Sense8 dizisi kadar bağlantılı olmasa bile eseri aracılığıyla deneyimleyenin takip edebileceği, hem duygusal hem de mantığa seslenen kodlar bırakabilir.

İnsanın varlığını ve kendisi için anlamlı bulduğu içeriği gerçekleştirme fırsatı sunan her yapı bir yaşam biçimine dönüşür. En basit barınaktan, en karmaşık binaya kadar. Mimarlık insanın kendi “var olma” biçimlerinin bir araştırmasıdır. Ve bu araştırma “var etme” yönüne doğru gelişim göstermektedir. Diğer sanatların temsil biçimlerinden kaynaklı çözümlenmeye daha açık varoluşlarının aksine mimarlık, “gerçek”leştirmekle, yaşatmakla var olur. İhtiyaç-işlev-biçim ilişkisinin akıl yoluyla kurulabilmesi, kavranabilmesi, açıklanabilmesinin somut örneği  olmanın  yanında, hem mimar hem de kullanıcı için özdeşleşim aracı mekândır.

Empati iç dünya ile dış dünya arasında sürekli bir etkileşimin olmasını şart koşar. Bu ikisi arasındaki dengenin korunabilmesi için kişinin kendisinin hangi durumda ve hâlde olduğunu fark etmesi gerekir. Yoksa dış dünyaya açılan perspektiflerin yerini kendi duygularımızın yansımaları alacaktır.  Özdeşleşim gerekliliğinin ve ifadesinin merkezinde duran mekân, empatinin açtığı ve empatiye açılan pencerelerin bakış açılarının kesiştiği bir yaratıdır. Peki siz mekâna hangi pencereden bakıyorsunuz? Belki de soruyu değiştirmeliyiz:

Mekân, ihtiyaç duyduğumuz hacmi sağlamak için mi vardır, yoksa ihtiyaçlarımızı mı belirler?

Kullanıcısı ile empati kurabilen bir mimar yapıyı kullanıcısına göre şekillendirir ve eylemlerimiz için ihtiyaç duyduğumuz hacim sağlanır. Öte yandan yapı ile empati kurabilen bir kullanıcının eylemleri yapı ile birlikte şekillenebilir. Bu durumda ideal mimarlık ikisine de açık olmadır. Yani mimarlık yapı, insan hatta hayvan, bitki gözetmeksizin empatiye açık olmalıdır. Belki de bu tür bir mimarlıktır bizi biyopsikososyal bir varlık olarak sağlıklı,  mutlu ve huzurlu kılacaktır.

“Var olma ve ifade arzusunun çiçeklerde, ağaçta mikropta, timsahta ve insanda bulunduğunu söyleyebilirim. Ancak biz bir gülün bilincini nasıl kavrayabileceğimizi bilmiyorum. Belki bir ağacın, onun rüzgârın önüne eğilirken hissettiği duygudur. Bilmiyorum.”

– Louis Kahn

 

Kaynakça:

Straczynski, M. – Wachowski, L. – Wachowski, L. (2015-2018). Sense8. Tv series.

Acar, A. – Acar, Ş. “Rasyonel bir arka plan mı yoksa duygusal bir temel mi?” Psikeart 58, (2018): S 30-35.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?