Edebiyatın Kucağında Ankara Mimarisi

Edebiyat ve Ankaraya dair

| Aralık 2016


Kandan ve candan bir insan gibi karşımda duruyor Ankara şimdi. Hafiften çatlamış yollarına bağdaş kurup oturmuş, üstüne insanı inceden inceden sarıveren soğuğunu geçirmiş, yaşam mücadelemi seyrediyor adeta. Bütün binalarını griye mi bandırmışlar bu şehrin? Amansız soğukları göğü ağarttığından mı “Gri Şehir” sıfatını peydahlamış zamandan gebe kalıp? Bilemiyorum, karşımda uzanan silüete baktıkça sorularımın şekillendiğini hissediyorum sadece.
Bir şehrin mimarisinin gri olarak adlandırabileceğini düşünmezdim hiç. Etrafımı çevreleyen binaların sadece bende sanrısal etkiler oluşturduğunu düşünürdüm, çok sevdiğim yazarlardan Ankara mimarisini okumadan önce. Herkesi aynı düşünce çemberine fırlattığını bilseydim bu ilginç tarihli binaların, muhtemelen bu yazıyı çok daha önceden yazmış olurdum.

 

Beni edebiyattaki ağır dile alıştıran Ahmet Hamdi Tanpınar kendi üslubunca tanımlayıvermiş bu gizemli şehri. “Hiçbirinin üslubu yanı başındakini tutmayan, çoğu mimari mecmualarından olduğu gibi nakledilmiş villalarıyla, küçük memur mahalleleriyle yeni şehrin kurulduğu devirdi bu. Tek bir sokakta Riviera, İsviçre, İsveç, Baviera ve Abdülhamid devri İstanbul’u ev ve köşklerini görmek mümkündü. Yeni yapılmış sefaret binaları da bu çeşidi artırıyordu. Sovyet Sefareti modern mimarinin kendisini aradığı bu 1920 yıllarının en atılgan tecrübelerinden biriydi ve daha ziyade büyük bir vapura benziyordu.” Ankara’nın birden fazla şehirden sentezlendiği düşüncesine katılmadan geçemiyorum. Mesela İstanbul’dan Ankara’ya geldiğim ilk birkaç ayda, yaklaşık ondan fazla yeri İstanbul’daki mekanlarla özdeşleştirmiştim. Kızılay adeta bir Bakırköy’dü mesela, metro kısmı İstikal caddesinin akan kalabalığından alıntılanmış gibiydi. Tunalı’nın Caddebostan’ın asaletinde oluşu ve adeta çanta içinde taşınan küçük ve bakımlı köpekleri andırması, İncek’in Bebet’teki huzuru çağrıştırması… Bunların hepsi Ankara mimarisinin aynılığından mı ibaretti sadece yoksa tarih gibi binalar da tekerrür eder miydi bazı yörelerde?

 

Bence tekerrür eder mimari. Kendi varlığımızı bildiğimizden beri mimariyi de tanımlıyoruz sınırlı ömürlerimize, onu gelecek nesillere aktarmak için çaba sarf ediyoruz. Ve gezdiğimiz yerlere kafamızda oluşan mimari anlayışı da taşıyoruz. Her insanın belli bir şehri sevmesi ve oraya ait olması değil belki de konu, gittiği şehirlerde mimari izler bırakabilmesi. Hangi şehirde hangi insanlar daha çok iz bıraktıysa o şekilde evriliyor şehir kendi içinde. Ankara da insanların kendisinde bıraktığı mimariye göre şekilleniyor, şairler olmayan mimarilere göre değil, çoktan tamamlanmış olanlara göre şiirler düzüyor. Ankara mimarisi de içlerinde gri renk ağır basan insanların bir araya gelip oluşturduğu bir mimari dil bütünlüğü belki de. Veya Cumhuriyet zamanında oldukça karışık olan devletin karmaşasından etkilenen  ve buna göre karakterini şekillendiren bir çocuk gibi, her yerinde farklı ama aslında her yerinde gri Ankara.
Bu konuyu düşünürken Abdülhak Şinasi’nin 1933 yılında Varlık Dergisi’ne verdiği demeçten etkilenmemek de mümkün değil. Mimari açıdan simgesel bir kent oluşturulmaya çalışıldığı konusunda iddiacı Şinasi Bey. Fakat simgesel olmaya çalışırken bunu olumlu şekilde yapıp yapmadığı konuşulabilir. Bunu söylerken edebiyatçılarda ve diğer insanlarda oluşturduğu gri etkiden bahsediyorum. Belki de diğer ülkeler tarafından fazla göze batmaması için böyle bir kaftan biçildi Ankara’ya ve o İstanbul gibi gösterişli olmak yerine tevazu gösteren bir kadın gibi şaşaadan uzak yaşamak istedi. Bu açıdan bakıldığında merhamet doluyorum Ankara’ya, dikkat çekmediği ve sofradaki en süslü yemek olmadığı için. Bu kadar gösterişli olmamasına rağmen hala önemini belli edercesine üzerindeki atlasta patlayan bombaların, biraz daha süslü bir mimariye sahip olan bir başkenti nasıl bir mayın tarlasına dönüştüreceğini hayal bile edemiyorum.
Son olarak yine kendimi Ankara’nın değişken ve koyu renkli mimarisinin sokaklarında buluyor ve sözlerimi çok sevdiğim Yılmaz Erdoğan’ın insanı kucaklayan satırlarıyla bitiriyorum:
“Ankara’ya
Öyle yakışırdı ki kar
Çok yabancı bir soluk duyulur bazı
Bilinmez bir dilin ıslığından
Anla ki sıkıldı bizim konsolosluklardaki konuklar
Öyle deme
Ankara’yı sevmeyene bir zulümdür
Bu kadar insanın neden Ankara’yı sevdiğini anlamadan
Ankara’da yaşamak”

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?