“Daha Çok” Disney ve “Eskimiş” Pixar

Sahne Arkası Mesajları

| Ekim 2018


Pixar “eskimiş”e takıntılıdır. Statu quo’nun değişmesine olan korku ve endişe her filmde vardır. Oyuncak Hikayesi’nde yeni oyuncakların gelmesi ya da oyuncakların sahibi çocuğun büyümesi ile eskisi kadar rağbet görmeyen Woody’nin en sevilen oyuncak olarak işlevini ve yerini kaybetmesini seri boyunca anlatılır. Inideout filminde ise Joy hakim ve saf bir duygu olarak yaşadığı ve yaşattığı neşeli günleri özler. Yanlış anlaşılmasın, ana temanın kendini tekrarlamasını ifşa etmek değildi amacım. Sorgulamak istediğim neden bu temanın bu kadar önemli bir konu olduğu. Bu temayı ele alan bir stüdyo kendisi hakkında ne söylüyor ve izleyici olan bizlere ne diyor? Bu soruyu cevaplarken, Amerika’daki bir diğer büyük çocuk animasyon stüdyosuna, Disney’e, bakmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Çünkü Disney, bir şeyleri olan ve onları kaybetmekten ölesiye korkan karakterler hakkında hikâyeler anlatmanın tam tersi bir rota çizmiş. Disney filmlerine bakarsak, küçük adadan çıkıp dünyaya açılmak isteyen bir kız, büyük şehirde bir polis olmak isteyen küçük bir kasaba tavşanı, video oyunundan fırlamış kahraman olmak isteyen bir kötü adam var. Bu karakterler kısaca onlara dayatılan rollerden daha fazlası olmaya çalışıyorlar. Tabi 90’ların Disney Rönesansı (1989-1999) sırasında tematik yapı daha belirgindir.

Disney “daha fazla” fikrini neredeyse fetişleştirmiş. Pixar’ı bu düşünceye karşı bir tepki olarak düşünebilirsiniz. Başta durumlarını sorgulamadan hayatlarını idame ettiren bu karakterler filmin merkezine ve hayatlarında bulundukları noktaya çöreklenmiştir. Bu karakterler her şeyi olağan haliyle benimsemiş ve değişimden korkmaktadırlar. Bunun sebebi ise değişimim onları gereksiz kılacağı düşüncesidir. Bu düşünce belki de Disney’in ilerleme ve kazanım ile ilgili takıntısına karşı çıkma yolu olarak anlaşılabilir. Değişim bir gün Disney’in de eskimeyen resimlerinin eskimiş hale gelmesini sağlayabilir. Yine de bence teori hikâyeyi tam olarak yansıtmıyor. Çünkü Pixar aslında Disney’in “anti”si bir değişim ya da ilerleme değil. Evet, karakterler ve filmler genellikle işe yaramaz olmaktan korkuyorlar ve aslında sonunda korktukları oluyor. Ama karakterler durumla başa çıkmayı öğreniyorlar. Alıştıkları rolleri eskiyor ama onların sadece yeni roller bulmaları gerekiyor.

İki şirketin prodüksiyonlarının da her yaştan izleyene sahip olduğu bir gerçek. Fakat filmlerin asıl hedef kitlesi çocuklardan bahsedelim biraz. Çocuk dediğimiz basitçe hayatı üzerinde çok küçük bir söz hakkı olan, yemek yemesi, uyuması, okula gitmesi için kolayca zorlayabildiğimiz kırılgan bir varlık. Çocuk filmlerinde de çocukların bu zor durumlarına yönelik verilmesi gereken iki temel mesaj var. İlki aslında hayatları hakkında söz sahibi oldukları. Moana gibi adadan ayrılıp kahraman olabilecekleri ya da suyun dışında ne olduğu hakkında çok da fikri olmayan Airel gibi ayaklanıp bilmediklerini keşfedebilecekleri mesajı Disney’e ait. İkinci mesaj ise Pixardan geliyor. Pixar, Sen güçlü değilsin, diyor. Bugün yaşadığın hisler, yaptığın şeyler sonsuza dek burada olmayacak. Bununla nasıl başa çıkacağın değişip değişmemek sana bağlı. Fakat istesen de istemesen de hayatın değişecek. Bu mesajı ifade etmek için de Pixar, bir tür kestirme olarak eskimişlik konseptini kullanıyor.

Pixar’ın çalışmalarının birçoğunda karakterin eski rolünü yitirmesi, karakterin kendi hakkında endişeleri ve sonra yeni bir role bürünüp hayatına devam etmesinin tekrarlanması kulağa biraz sıkıcı geliyor.  Peki neden hala sıkılmadan izleyebiliyoruz. Çünkü Pixar’ın kendini tekrarlayan formülüne rağmen ayırt ediciliği sağlayan bir içeriği var. Pixar ana karakterlerini genellikle ilk dakikalarda geçmişi ile birlikte tanıtıyor ve bu hayat değişiyor. Sonrasında da karakter gelişimine tanık oluyoruz. Sonuç olarak bir imzaya dönüşmüş eskimişlik konseptinden ziyade karakter gelişimleri ile hikâye ile bağımızı güçlendiriyoruz. Disney karakterleri ise yollarından hiç şaşmadan, hikâyelerini başladıkları yolun yolcusu olarak tamamlıyorlar.

Buraya kadar yazdıklarımda biraz taraflı davranıp Pixar’ı ön planda tuttuysam kusura bakmayın. Ama açıkçası ikisinden birinin üstün olduğunu düşünmüyorum. Evet, Pixar’ı gerçekten başarılı buluyorum, yine de Disney’i de göz ardı edecek değilim. Bence çocuk filmlerinin, Pixar’ın bize sunduğu değişimle başa çıkma, karakter gelişimi ve onunla birlikte gelen şeylerin yanında, Disney’in yaşamı üzerinde söz sahibi olan, keşfetmeye, açık azimli ve umut dolu karakterlerine de ihtiyaç var. Disney ve Pixar’ın aynı madalyonun iki yüzü olduğunu düşünüyorum. Pixar içe dönük yüzü, Disney dışa dönük yüzü…

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?