Çıplak

Kavramların ötesinde; doğuş, savunmasız, estetik, serbest

| Eylül 2018


İnsanın çıplaklığının bilinen arkaik bir hikayesi vardır;

İnsan daha yeryüzü gezegenine adım atmadan çok önce, yani kendi tarihini yazmaya başlamadığı cennet hayatında çıplaklığın o kendisine utanç veren duygusunu tatmıştı: Adem ve Havva ağacı tattıkları anda, ayıp yerleri kendilerinde beliriverdi ve üzerlerine cennet yapraklarından yamayıp örtmeye başladılar. (7/A’raf, 22; 20/Taha, 121)

Adem ile Havva’nın cennette iken nur ile örtülü olduklarını söylenir. Nur onların giysileriydi. Bunun anlamı insan aykırı davranıncaya, yani isyan edinceye kadar ilahi özü kendi varlığında, bedeni üzerinde taşıyordu. Adem ve Havva ‘yasak ağaç’tan yemeye başladıkları anda, bedenleri, bütün ilahi korunmuşluğundan sıyrıldılar, bedenlerini saran nur bir anda dağıldı; böylelikle çıplaklık bilinçlerinde ‘utanç verici’ duygu olarak belirdi. Bir yoruma göre, bu eylem Adem’i insan kıldı. Adem’in günah işleyen, tövbe eden ve itaat eden bir insan olarak kendi bilincini kazanınca yaptığı ilk iş açığa çıkan  cinsellik organını cennet yapraklarıyla örtmek oldu. Çıplaklığını refleksif olarak hissetti. Böylece dünyaya adım attığı andan itibaren çıplaklık günahı, ayıbı ve iffetsizliği simgelemeye başladı….

Çıplaklık en girift konu başlıklarından biri olmasına karşılık doğuştan ortaya gelen bir kavramdır. 2018 yılında, içinde bulunduğumuz dünyada herkesin çıplaklık üzerine olan düşünceleri değişiklik gösterebilir. Kimi için var olmak kadar normal, kimi içinse var olmak kadar ağır… Kültürümüz, içinde büyüdüğümüz çevre, ilk ergenlik travmaları belki de asla keşfedilmemiş kapalı odalar. Çıplaklık sizin için ne manaya geliyor?

Üstünü kapama ihtiyacı duyan insanlık tarihi boyunca Afrika, Avustralya ve Latin Amerika’nın bazı ilkel -bazen ise çok aşmış olduğunu düşündüğüm- kabileleri hariç çıplaklığa iyi gözle bakılmamıştır. Kadim havzaların anlayışına göre, çıplaklık “kötü yola düşmüş” kadınların toplumsal ahlak sınırları dışında ve iradesiz bir biçimde hayatlarının sürdürdüklerinin bir göstergesidir. Peki, sadece dil uzatılan çıplaklık kadınlarınki mi? Eski Yunanlıların sanat süjelerinden en önemlisi çıplak bedenlerdir. Heykel sanatı kadınların olduğu kadar erkek bedeniyle de ilgiliydi. Tarih boyunca baskılanan, insanların Maslow’un İhtiyaçlar Piramidi’ne göre en temel ihtiyaçlarından biri olan cinselliğin baskılanması ve ataerkil toplum, kadını ne kadar kapattıysa, o kadar da kadın bedenini cinsel objeye dönüştürmüş oldu. Şu anki sosyo-ekonomik sistem bunun üzerinden bir çok sektörün çarkını çevirebilmektedir. Bir toplumsal tüketim öğesi olarak kadın bedeni… Peki çıplaklık ‘uygarlaşmanın bir göstergesi’ midir? Aslında eğitim odaklı, entelektüel kapasiteyi uygarlaşmanın yapı taşlarından biri olarak görürsek, her insanın zihninin bu dünyada tutunduğu madde olan bedenini anormal bir şeymiş gibi göstermenin bir mantığı olmayacağı sonucuna varılabilir. Yani sokakta ne kadar çok insan soyunursa, zamanla o kadar normalleşecek ve insanın toplum içinde bir başkasının bedenine duyduğu abartı heyecan zamanla azalacaktır, gibi bir yargı da çıkabiliyor buradan. Ancak bu kadın bedeninin estetik olduğu gerçeğine yapılan bir müdahele midir? Yoksa sanat ve estetik felsefesi ayrımında bulunan ‘doğal güzellikler’ içinde mi yer alır?

 

Afrodit

Discobolos

 

15. yüzyıl İtalyan resminin bir sembolü haline gelen Sandro Botticelli‘nin çizdiği Venüs’ün Doğuşu isimli tablo sembollerle dolu, anlamlarla yüklüdür. Eser güncel olarak Floransa’daki Uffizi Müzesi’nde sergilenmektedir. Venüs’ün doğuşuna dair mitolojik efsanelerden biri şöyledir. Kronos, babası Uranüs’ün egemenliğini yıkar ve onun cinsel organını keserek denize atar. Venüs bu sayede denizin köpüğünden doğmuştur. Resimde; deniz kenarında bir deniz kabuğunun içinden yükselen Venüs, güller saçarak saçlarını savuran bir rüzgara maruz kalıyor. Resmin sağında mevsim tanrıçası Venüs’ün utangaç vücudunu elinde tuttuğu pelerinle örtmeye çalışıyor. Çimenlerdeki menekşeler ise, alçakgönüllülüğün sembolü olmasına rağmen, sık sık aşk iksirlerinin yapımında kullanılmıştır… Hayatın itici gücü olarak aşkın ve ruhani güzelliğin doğuşu, eserin ‘yeni platoncu felsefi düşünce’ye göre anlamıdır.

 

Venüs’ün Doğuşu, 1484 – 1486

 

Gelelim Michelangelo di Lodovico Buonarroti Simonive‘nun, Davut’un Golyat’a saldırmayı hedeflediği anı gösteren heykeline… Michelangelo’ ya ‘Floransa’nın en büyük heykeltıraşı’ ünvanını kazandıran Davut, mermer blokta can bulmuştur. 5.17 metre boyundaki bu “çıplak”, hem sakin hem güçlüdür. Hem kararlı hem de enerji yüklü… Yapımında insan anatomisinin oranlarına doğrudan uyulmayan bu eserde baş ve üst vücut, alt vücuda göre büyüktür. Bunda, heykelin yüksek bir kaideye oturtulmak üzere yapılmış olması etkili olabilir. Çünkü bu şekilde heykele aşağıdan bakan biri, oranları olması gerektiği gibi algılayacaktır.

 

Davut, 1501 – 1504

 

Doğu kültürlerinde olduğu gibi Batı Katolik Hıristiyanlığı’nda da örtünmek asıl olan bedensel tutumdur. Eski Çin ve Hint sanatında, Budist tapınaklarda ve mağara duvarlarındaki resimlerde heykel ve figürlerde bu tespit edilebilmektedir. Ortaçağ Hıristiyan sanatında da insan figürleri çıplak düşünülmemiştir. Modern sanatın ilham kaynağı olan Rönesans döneminde de, Engizisyon Mahkemeleri’nden sıyrılan ressamlar, çıplaklığı resmetmeye başlamıştır. Özellikle Almanya’da amatörlerin erotik eserleri satın alabildikleri andan itibaren işler değişmeye başlamıştır. Albert Dürer erotizm ve sadizmi yapıtlarına yansıttı.

 

A Nude Man Reclining, Holding A Club, 1526

 

 

Michelangelo Merisi Caravaggio‘un Amor Vincit Omnia isimli eseri, heyecanlı bir karşılaşmayı yansıtmaktadır. Siyah kartal kanatları takmış olan Eros’un yüzünde rahat, kaygısız bir tebessüm vardır. Ressamın, ışığı Eros’un üzerine yönlendiriş şekli doğrudan onun çıplaklığını öne çıkarmaktadır. Eclogues X.69’da yer alan bir dize şöyledir; Aşk her şeyi ele geçirir; hepimiz kendimizi ona bırakalım. Bu sebeple de medeniyetin tüm mahsulleri Eros’un ayakları altındadır. Caravaggio burada arzunun yıkıcı gücünü anarşist bir tavırla ortaya koyar. Medeniyetin tüm nimetleri arzunun ayakları altındadır.

 

Amor Vincit Omnia, 1601-1602

 

Maniyerizmin önde gelen temsilcilerinden olan ve El Greco, Venedik idaresinde olan Girit, Yunanistan’da doğan bir ressam, heykeltıraş ve mimar… Erotizmi sadizmle birlikte sergilemiştir.

 

 

The Vision of Saint John, 1608 – 1614

 

Vücudun bu kadar çekici ya da itici olmasındaki etkenler nelerdir? İnsanoğlu çıplak doğmuştur. Tarih sürecine bakarsak, mağara insanları sadece bir hayvan postu ile kapanmıştır. Kadını koruma altına alan ancak temelinde misogenist yaklaşımlar bulunduran bazı kültürlerde, ‘Komşunun karısına bakmayacaksın‘ itaatkarlığında, kadınlara yaklaşımın kontrol edinmesi üzerine, kadının cinsel objeye dönüşmesi yolundaki sakıncalar, ne yazık ki bu yolu besleyen adımlara dönüşmüştür… Çıplaklık bir tür hissizliktir. İffet ve haya gibi duygular körelmeden bedenin teşhirine dayanan bu hissizlik hali ortaya çıkmaz. Bir kere ortaya çıktı mı, tekrar eski haline getirmek de çok güç olmaktadır. Konuyu toplumsal düzeni koruma amaçlı ele aldığımızda, eğitilmesi gereken bütün bireylerdir, hem kadın, hem erkek. Bireylerin cinsel dürtüleri kontrol altına almayı, zamanı geldiğinde yaşamayı öğrenmeleri için, medeniyet, adalet gibi kavramların üzerinden gidilmelidir.

İnsanoğlu kapalı şeylere karşı her zaman bir merak duyar, insan vücudu da bunun en çok vurgulanmış örneğidir. Günümüzde çok tanrılı dinlerin hüküm sürdüğü toplumlarla diğer inanışların hüküm sürdüğü toplumlar arasında çok önemli görüş ayrılıkları vardır. Belli bir baskı altında insan vücudunu gizlemek, ona istem dışı duyulan ilgiyi artırır. İnsanlar bu meraktan doğan giz perdesinin yırtılması için çaba göstermeye başlarlar. Oysa yaşamlarını çıplak sürdüren bir çok toplumda çıplaklık o kadar doğaldır ki, karşı cinsin vücuduna duyulan abartı bir ilgi, o insanın özgürlüğünü tehdit etmemektedir. Bundan sonraki yaşamınızda çırılçıplak kaldığınızı düşünün, yani hayat koca bir çıplaklar kampı. Başta belki kendinize hakim olamayabilirsiniz ancak sonraki zaman dilimi içinde kendi çıplaklığınız ve başkalarının çıplaklığı size son derece doğal gelecektir.

Çıplaklığın sosyal olgusu sanatta da böyle yansımıştır. Milattan önceki tanrı ya da tanrıçaların çıplak heykellerinin sanata yansıyarak günümüze kadar ulaşması, en ideal varlığın özünde de çıplaklık barındırdığını gösterir, insanlar bunu kabul etmiştir.

 

Jean Auguste Dominique Ingres‘in, Napolyon Bonapart’ın kız kardeşi Napoli kraliçesi Caroline Murat’ın siparişi üzerine çizdiği tablo. Farklı akımların eklektik bir karışımı olan tabloda romantik temalar klasik formlar kullanılarak işlenmiştir. Eleştirmenler Ingres’i çağdaş stile, içeriğe ve formlara isyan eden bir ressam olarak görmüşlerdir. Ressamın bu eseriyle ilgili en çok eleştirildiği nokta ise anatomidir. Kadının uzun ve ince bedeni, sanki birkaç omur fazlası varmış gibi görülmektedir. Zamanla yapılan çalışmalar Ingres’in resimdeki bedeni kasıtlı olarak uzattığını göstermiştir. Tablo şu an Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.

 

Büyük Odalık, 1814

 

Romantizmin öncülerinden Eugene Delacroix‘in şu an Louvre Müzesi’nde sergilenmekte olan ünlü resmi:

 

Halka Yol Gösteren Özgürlük, 1830

 

Peki, sanattaki çıplaklıktan, sanatçının dışa vurumdaki çıplaklığına geçelim. Sanat sanatçının çıplak olması mıdır? İnsanlar genellikle gerçekte ne düşündüklerini paylaşmaktan korkuyor. Toplumsal yargılar, baskılanmalar ve insanın bu doğrultuda gerçekte kim olduğunu asla keşfedememesi ve toplum içinde bir maske takmasını doğurmakta. Okulunuzu, iş yerinizi düşünün, örneğin kimse eski sevgilileri için ağlayan CEOların altında çalışmak istemez, güçsüz bir imaj dediğim dedik bir insan portresini yıkacaktır. Patronların sertliği, öğretmenlerin otoritesi, onların aslında hisleri olan insanlar olduğu veya herkesin içinde ilkel ve hala öğrenmekte olan bir çocuk olduğu gerçeğini örtemez. Medeni bir şekilde, toplum içinde yaşamak uğruna fedakarlıklarda bulunmak zorundayız, bu Jean Jacques Rousseau’nun da Toplum Sözleşmesi’nde de belirttiği bir gerçek. Ancak biz bu yaşam içinde kaybolurken, bizi en çok kendimize getiren duygularımıza ne oluyor? Gün içinde sürekli gerçek hislerimizi saklamayı öğreniyoruz ancak bizi yansıtan resim galerilerine, tiyatro oyunlarına neden bu kadar para döküyoruz?

Toplumsal maskeler, bize ne yapacağımızı söyleyen kurumlar, bizim için önceden çizilmiş olan gelecek hayalleri ve bu süre zarfı içinde gelen, ölümle son bulan bir savrulma… İnsan ne zaman çıplak kalabiliyor, kendisini olduğu gibi kabullenebiliyor? Bu çelişkileri, serüvenleri anlatan sanat, gerçekten insanın gömmek için kalın duvarlar ördüğü içine ulaşabiliyor. Kıyafetler bir dışa vurum aracı mıdır, yoksa aynı maskeler gibi, gerçek bedenimizi, nasıl yürümek istediğimizi, neyi görmek istediğimizi mi gizler? Yoksa bize üstünkörü bir kimlik mi kazandırır? Çıplak zihinler ise, doğumumuzdan bu yana içimizde dolup taşan hislerin, en berrak halidir. Ancak herkes bu berraklığı sevecektir diye bir şey yok, ne yazık ki… Şefkat bekleyerek içinizi çıplak bir biçimde sunabilirsiniz ancak çoğu zaman fahişelikle suçlanırsınız.

Peki ya çıplaklık sadece güzel olduğunda mı satar? Yani yüceltilmiş aşk hikayelerindeki haksızlığa uğramış ancak hayatına devam etme gücünü göstermiş destansı insanlar dışında, negatif hislerin çıplaklığının yüce bir tarafı yok mudur?

Çirkin insanların çıplak bedenlerini görmek istemez miyiz?

‘Sanat insanların ulu orta gördükleri değil; göremediklerinde saklıdır. Çıplaklık bayağılık olmadığı sürece, insana keyif verir.’ Sanat ve estetik felsefesi, göze güzel görünenin neden göründüğünü inceler. Bize uzak görünen, dokunamayacağımız göz alıcı hissiyatlar mı güzeldir sadece? En çirkin insanların en çıplak, en çirkin duygularını yansıtan eserlere bakalım… Haset, kin, nefret, tamamen bencillik uğruna yapılmış hareketler ancak senarist istediğinde kalemini öyle bir oynatır ki kimse onları suçlayamaz çünkü kocaman bir ayna tutulmuştur okuyucuya. Yani sizin içiniz, çırılçıplak, karşınızdadır. Moliere‘nin Cimri’sini (1668) düşünün, bir adamın güçsüzlüğü, neden bu kadar tuttu? Kendisine yabancılaşan ve para karşısında özgürlüğünü yitiren insanları ve para temelinde biçimlenen toplumsal ilişkileri taşlayan eser, komedya üstünden eleştiri yapmaktadır, yani yazar, sanatın yumuşak ve özgür atmosferi içinde insanları düşünmeye sevk eder.

Hala içimizdeki çirkinliğe inanmak istemiyor musunuz?

Peki ya sanatçılar neden sanat yapar? Kendisi kadar çirkin olanı bulmak için mi? Kendi ekstrasına, ruh eşine seslenmek için mi?

 

‘Sanat sanat içindir’ diyen Flaubert’in ve ‘Sanat toplum içindir’ diyen Cumhuriyet Dönemi Türk şairlerinin ortaya attığı atıflar ve onlarca yıldır süregelen tartışma… Sanatın para karşılığı değil sadece sanat uğruna yapıldığında sanat gibi yüce bir davaya hizmet edebileceğini savunan anlayışlar mevcuttur. ‘Salt haz’ uğruna sanat yapan sanatçıların öz arayışında, ne doğru ne de yanlış soruları değil sadece soru sorarak ve en doğru cevaba yani aslında var bile olmasına gerek kalmayan bir hissiyata ulaşmaktadır. Bu gerçek olduğu için güzeldir ve gerçek olma ihtimali olmadığı için de, duygular dünyasında bir öz’e tekabül edebilir. Gerçeklikle duyguların keskin çizgisinin kaybolduğu bir dünya… Peki ya biz ne arıyoruz? Sadece kendimizi ifade etmenin yolları mı? Sürreal akımlarda yeniden sorgulanan çıplaklık kavramı, modern sanat içinde bir takım yansımalara uğramıştır.

 

Kübizm akımının öncülerinden olan Pablo Picasso’nun 1927’de tanıştığı ve tanıştıklarında henüz 17 yaşında olan sevgilisi, yasak aşkı Marie-Thérèse Walter…Picasso’nun bir günde yapıp bitirdiğini söylediği tabloda çıplak kadını, yani Marie-Thérèse’i, gizemli bir perdenin önünde uzanmış halde görürüz. Kadına bir büst, bir de devetabanı bitkisi eşlik etmektedir. Büstün, arkadaki perdeye düşen iki gölgesi, ortamın öndeki beyaz çıplak tarafından aydınlatıldığı hissini yaratmaktır. 2010 yılında 106.5 milyon dolara satılan bu nü resim, gelmiş geçmiş en pahalı tablolar arasında…

 

Çıplak, Yeşil Yapraklar ve Büst, 1932

 

 

Etki, tepkiyi doğrurur, belki de izleyicinin tepkisinde arıyoruz kendimizi. Karmaşık benliğimizden ötürü diyoruz ki; ben neredeyim, ben ne arıyorum ve ben ne yarattım? Bu yüzden de çıplak olmak istiyoruz, anlaşılmak için… Ancak çıplaklığımızı bile komplike bir hale getirebiliyoruz bazen. İffet, haya, insanın en temel günahından utanması. Yarattıklarımıza en iyi tepkiyi veren insanı aşkımızla ödüllendiriyoruz, sadece ve sadece, kabullenilmeyi, yargılanmadan dinlenilmeyi umarak…

 

Çıplaklıkla ödüllendirmek, duyguların en savunmasız anı, konuşurken, düşünürken filtrelerin kaybolması ve tamamen teslim olmak. Hepimiz bu güçlü duyguyu mu arıyoruz? Aşk, bencil olduğunda iyileştirir, çıplaklık, yalnızlığın bir bütünüdür…

 

REFERANS

http://fotografya.fotografya.gen.tr/issue-3/ciplak.html

https://www.nolm.us/sanat-tarihinden-ilham-veren-5-populer-ciplak/

https://www.frmtr.com/genel/473080-sanatta-ciplaklik.html

https://www.metmuseum.org/art/collection/search/436576

Toplum için sanat diyen beş önemli toplumcu gerçekçi

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?