Bora Temelkuran

Panel Özeti ve Röportaj

| Haziran 2018


PANEL ÖZETİ

Bora Temelkuran kendisini tanıtmasının ardından tasarım sürecini yönlendiren yaklaşımını açıklanmaya başladı. Sunumunun ilk kısmı resim ve mimarlık prensiplerinin alan tanımlama açısından ortak noktaları üzerine idi. Temelkuran bunu örneklemek için bir tablodaki insan figürlerinden yararlandı. Sunumunda bizlere gösterdiği insan figürleri birbirlerine göre şekillenmekte ve yarattıkları karmaşanın akışı bir alan tanımlanmaktaydı. Gözlerimizin takip etiği bu akış bize kanvasın bittiği yerin ötesine uzanabilen bir hareket hissi veriyordu.Temelkuran sonrasında, tablodaki figürlerin kendi dinamizmlerine rağmen sistemlerinin parçası olarak hareket etmelerindeki yaklaşımın bina cephelerinde uyguladığı Transformation adlı projesinden bahsetti. Düzenli bir sistemi deforme ederek akışkan cepheler oluşturduğu projesinde modüllere uyguladığı deformasyonlarla farklı alan ilişkileri tanımlayan başka bir sistem oluşturduğundan bahsetti. Başka bir proje örneğinde ise kentsel mekanın tasarımdaki sürekliliğini vurguladı. Panelin devamında Temelkuran çeşitli proje örnekleri üzerinden formun devamlılığı ve bina formlarının akışkanlığının mekan algısına etkisinden bahsetti.

RÖPORTAJ

ODTÜ’de lisansınızı tamamladıktan sonra Pennsylvania Üniversitesi’nde yüksek lisans yapmışsınız. Amerika’daki mimarlık eğitimi ile Türkiye’deki eğitim arasında ne gibi farklılıklar ve benzerlikler gördünüz? Hangi yaklaşımların daha iyi olduğunu düşünüyorsunuz?

ODTÜ’deki eğitimimin lisans, University of Pennslyvania’daki eğitimimin yüksek lisans olmasından kaynaklanan büyük bir fark vardı. ODTÜ’de nasıl mimar olunacağı, düzgün bir bina nasıl tasarlanacağı öğretildi. Daha tanımlı ve kalıpsal bir sistem üzerinden eğitim veriliyordu. University of Pennsylvania’da ise bu bilgilerin zaten bizde olduğu bilindiği için tasarıma nasıl farklı yaklaşılacağı eğitimin temelini oluşturuyordu. Tamamen deneysel, tasarım laboratuvarı olarak tanımlayabileceğimiz bir ortam vardı. Karşılaştırdığımızda iki eğitim sistemi de basta araştırma ve analize önem veriyor. Bir projeye başladığınızda bağlamı, fonksiyonu, kültürü araştırıp, veriler elde etmeği ve bu veriler üzerinden tasarıma yaklaşmayı esas alıyor. Farklılaştıkları nokta, Türk eğitim sistemi mimarlığa bu analizden sonra bulunan problemlere ve programatik fonksiyonlara en iyi çözüm olacak mekânlar tasarlamak olarak yaklaşırken, Amerikan eğitim sistemi analizden sonra bulunan verileri bir sistem olarak düşünüp bu sisteme entegre olacak nasıl farklı mekanlar yaratırız, bu mekanlar nasıl içerdikleri fonksiyonları etkileyebilir ve yeni olasılıklara yon verir diye yaklaşıyor. Bu yüzden çağdaş Türk mimarisinde çok iyi çözümlenmiş binalar, mimari ve mekânsal kalitesi yüksek yapılar çokça görülürken, mimarlar ve yarattıkları mekânlar arasında çok fazla bir stil farkı oluşmuyor. Amerika ve Avrupa’ya baktığımızda yaklaşım farklılığından doğan bir stil farklılığı gözlemleniyor.

Sadece mimarların yorumlayabileceği bir yaklaşımdan öte, kullanan insanların içerisine girdiklerinde kendilerini iyi hissettikleri ve farklı alanları deneyimledikleri binalar tasarlıyorsunuz. Bize tasarım felsefenizi ve sizi yönlendiren sebepleri anlatabilir misiniz?

Mekânı tanımlayan en önemli iki unsur hacim ve ışıktır. Hacmi ve ışığı iyi kullanırsanız, iyi bir mekân yaratırsınız. Mekânı kullanan insanlar kendilerini iyi hissederler. Hacmi tanımlayan form ve orantıdır, ışığı da yüzeylerdeki doluluk boşluk ilişkileri kontrol eder. Ayrıca ışık, formu algılamamızı sağlar. Bu yüzden kullanıcı için mekânı tasarlarken, bu iki unsuru biçimleyen formal bir yaklaşımın, yaratılan mekânın kalitesini arttıracağını düşünüyorum.

Panelde de bahsettiğiniz parametrik projeleriniz oldukça ilgi çekici. Bu tarz projelerin ülkelere göre nasıl çeşitlilik kazandığı ve Türkiye’de uygulanabilirliği hakkında ne düşünüyorsunuz?

Mimarlık tarih boyunca hep parametreler üzerinden uygulanmıştır. Binanın yüksekliği, hacmi, yönelimi, aldığı doğal ışık miktarı, bulunduğu iklim, fonksiyonel ihtiyaçları, mimarların tasarımda kullandığı parametrelerdir. Teknolojinin gelişimiyle bu parametrelerin sayısal olarak daha iyi tanımlanabilmesi, dijital ortamda binanın formuyla bire bir ilişkilendirilebilmesi ve bu ilişkinin çıkardığı performatik değerlerin ölçülebilmesi mimarlar için tasarıma yeni yaklaşım yolları açmıştır. Gelişen teknolojilere adapte olmak ve katkıda bulunmak mimarların faydalanması gereken çok önemli bir avantajdır. Bu bağlamda bir ülkenin teknolojiye verdiği önem her alanda olduğu gibi mimarlıkta da çok etkileyici bir unsurdur. Türkiye’de teknolojiyi ne kadar iyi kullanabilirsek ve geliştirebilirsek bu tarz projelerin de uygulanabilirliği ayni oranda artar.

Studio Libeskind gibi dünyaca ünlü bir mimarlık ofisi ile çalışmak profesyonel hayatınızda size neler kattı?

Studio Libeskind, mimarlıkla fark yaratma isteğiyle bir araya gelmiş son derece yetenekli mimarların olduğu bir ortamdı. Çalışma arkadaşlarımın hepsi kendilerini geliştirmiş ve sürekli araştırarak ve yeni şeyler üreterek de geliştirmeye devam etmekte olan mimarlardı. Daniel’in mimariye duyduğu heyecan ve çalıştığımız her projede yeni yaklaşımlar geliştirme isteği ofiste de ayni tarz bir atmosfer yaratıyordu. Böyle bir ortamda bulunmak beni de sürekli araştırmaya, sorgulamaya ve farklı düşünmeye teşvik etti. 

Hem yurtdışında hem de Türkiye’de birçok proje tasarladığınızı göz önünde bulundurulursa Türkiye ve Amerika’daki çalışma hayatının farkları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Amerika’da proje surecinde özellikle ilk aşamalarda araştırmaya ve konsept geliştirmeye Türkiye’den daha çok zaman ayrıldığını ve daha çok değer verildiğini düşünüyorum. Bu da hem değişik fikirlerin hem de farklı mimari sistemlerin önceden test edileceği bir ortam yaratıyor.  Sonraki aşamalardaki riskleri da azaltıyor. Ortaya çıkan mimari ürünler de daha özgün olabiliyor.

Sizce Türkiye’de mimarlık nasıl bir yol çizmekte ve insanlar bunlardan nasıl etkileniyor? Sizce Türkiye’de mimarlık insanların günlük hayatları ile ne kadar bütünleşmiş durumda?

Türkiye’deki mimarlık doğru bir çizgide ilerliyor. Mimarlık okullarının çoğalması bence bunda önemli bir etken. Okulların çoğalması fikir üretimini de çoğaltıyor ve daha araştırmacı bir ortam yaratılıyor. Yapılan inşaatların ve gerçeklesen projelerin artmasıyla toplumun mimariye verdiği değerin de arttığını düşünüyorum. Yapılan projelerin içinde yaşadığı için toplum artık iyi mimarlıkla kotu mimarlığı ayırt edebilecek konuma geliyor ve her zaman mimarlıkla iç içe olduğunun farkına varıyor.

Mimarlık öğrencileri olarak bizlere önerileriniz nelerdir?

Mimarlık, çok geniş alanı olan bir disiplin. Başarılı olabilmek için çok çalışmak gerekiyor. Öğrencilere önerim ilgilendikleri ve zevk aldıkları konulara yönelmeleri. Böylece çalışmak zorunluluk değil, istek ve zevk olacak onlar için. Öğrencilikleri hiç bitmeyecek. Her zaman kendilerini geliştirmeleri gerekecek. Bu yüzden kendilerine, bilgiye nerede ulaşabiliyorlarsa orada olmayı hedef alsınlar ve etraflarını kendi gibi çalışmaktan ve üretmekten zevk alan insanlarla çevrelesinler.

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?