Bize ‘Bizi’ Hatırlatan Ülke, Ruanda

Renkliler, hem de çok renkliler

| Kasım 2017


Öfke, ayrımcılık, farklılık, kimsesizlik, bilinmezlik, ve ölüm… Bu sefer hikaye biraz daha uzaktan geliyor, öyle haberlerde ve ağıtlarda sık sık ismine aşikar olmadığımız bir yerden. Ruanda’dan, dünyanın en büyük soykırımlarından bir tanesine ev sahipliği yapmış bir Afrika ülkesinden. Yüzyıllar öncesinden de bahsetmiyoruz, henüz 23 yıl öncesinden, dünyanın bütün güç kutuplarının çoktan yerlerini edindiği altın yılların birisinden, 1994’ten.  Şans eseri ziyaret etme fırsatı bulduğum, belki de beni en çok etkileyen mütevazi bir başkent kendileri, Kigali.

Özellikle son zamanlarda ‘soykırım’ kelimesi ile sık sık kesişiyor yollarımız; acısı taze haber kupürlerinden, yahut geçmişi buruk anlatı hikayelerinden.. Ne yazık ki neredeyse aşina olacağız ‘soykırım’ kelimesine. Bu sefer bu kelime ile biraz daha farklı konumlardayız. Onu anlamak için hiç olmadığım kadar yakın bir yerdeyiz. Henüz şehre varmadan gerekli tembihleri alıyorum, ‘Senin yaşında olan birçok genç; soykırımda ailesini kaybetmiş olabilir.” İster istemez oldukça tedirgin başlıyor benim için Ruanda. Kendileri Afrika kıtasının tam ortasında bulunuyor. Aslında turistik nedenlerden dolayı isimlerine daha aşikâr olduğumuz Tanzanya’nın ve Kongo’nun da komşusu.

Küçücük bir ülke kendileri. Yaklaşık Ankara kadar, ya varlar ya yok.

Ülkenin genelinde çoğunluk olan iki etnik grubun; Hutu ve Tutsi’lerin çatışmasıyla başlıyor her şey. Yavaş yavaş alevlenen bu çatışma, 1994’te bir soykırıma dönüşüyor ve 100 gün içerisinde 1 milyona yakın sivil hayata gözlerini yumuyor. Ülke olarak zaten ekonomik anlamda sağlam bir dayanakları yokken, hayatta kalanların çoğunun aylık geliri 8 USD’den daha az bir hale geliyor. Kelimenin tam anlamıyla, bitiyorlar. Koskoca Afrika kıtasının orta yerinde, sağ ve sol komşularının safari turizmi ile meşgul olduğu bir vakitte.

Ruanda seyahatim henüz başlamadan soru işaretleri, bilinmezlikler, biraz korku ve çokça merak doluyor kalbim. Uçaktan indiğim anda çekinerek yürüyorum, hatta belki ‘insanlık’ kümesinin bir parçası olmaktan da bir miktar utanarak yürüyorum. İşler düşündüğümden farklı gelişiyor. Hayatımın en içten ‘merhaba’ larını alıyorum, en samimi mimarilerini, en güzel insanlarını tanıyorum.

 

Okul yolunda çocuklar, Kigali

 

Soykırımdan sonra sadece barınacak yeni yerler kurmakla değil, yeni bir nesil oluşturmakla da yükümlü kalıyor Ruanda halkı. İşte tam bu nokta da insanlığın, varoluşun, barınmanın, sanatın, müziğin ve mimarinin en doğal haliyle baş başa kalıyoruz. Başkent Kigali’de sokaklar renkli. Şehir merkezi olarak nitelendirebileceğimiz oldukça uzun bir caddesi var. Ciddi ve politik binalar bu caddenin etrafında toparlanmış. Şehir merkezi çemberinden ufak bir miktar dışarı çıktığımız zaman yoksulluğun hala diz boyu olduğu, alt yapının henüz çözülmediği, kanalizasyonun dahi olmadığı sokaklara çıkıyor yolumuz. Toplu taşıma henüz çok fazla yok. Taksi-motorlar çok yaygın. Size bir kask veriyorlar ve alışagelmişin dışında bir taksi deneyimi yaşıyorsunuz. Şehrin genel yaş ortalaması oldukça düşük, orta yaşın üzerinde birisine rastlamıyoruz hatta. Çocuklar derseniz, şehrin her köşesindeler ve şenler. Onların ilgisini çekiyoruz, başta ürküyorlar. Rengimizi merak ediyorlar. Geri dönüşüme ve sürdürülebilirliğe inanılmaz bir değer veriyorlar. Ülke çapında plastik poşet, ve çanta taşımak yasak. Alt yapısı henüz olmayan sokakları şaşırtıcı derecede fazlasıyla temiz. Kendilerine değer verircesine değer veriyorlar ülkelerine. Her ayın son cumartesi gününde belediye başkanı dahil bütün halk bir araya geliyor ve şehir için çalışıyorlar. Çöpler toplanıyor, çevre düzenlemeleri yapılıyor. Muz kabuklarını dönüştürerek kağıt yapıyorlar! İddia ederim, bizim samimiyetsiz beyaz A4lerden daha cana yakınlar.

8 tane sanat merkezleri var. Orijinal sergilere denk geliyoruz, birçok konuda atölyeler yapıyorlar. Genellikle ellerinde kullanmadıkları materyalleri ve geri dönüştürülebilir atıklarını kullanıyorlar. Sahip oldukları her tıkırtıdan müzik yapıyorlar. Renkliler, hem de çok renkliler!

İşte tam bu noktada bir kez daha derin bir sorguya düşüyoruz, karşılaştırıyoruz. Şu an Ruanda Cumhuriyeti mimari ve altyapısal gelişmeler için ciddi bir miktarda bütçe ayırıyor. Öncelik olarak barınma sorununu geçici materyallerden kalıcı ‘co-housing’ ünitelerine çeviriyorlar.  Çevreci okulları da gündemde, eğitime fazlasıyla önem veriyorlar. Kırık dökük kerpiç evlerine dahi bir kütüphane kuruyorlar mutlaka. Güvensiz bir şekilde yürürken sokaklarında, sizi derhal onlardan biri yapıyorlar.

NWC Library, Kigali

Sharon Devis Design’ın mimarı projesini yaptığı Women’s Opportunity Center ise bugünlerde en çok konuşulan bir diğer yenilikçi projeleri. Yeni yaşam ve tarım alanları ile kadınlara büyük bir fırsat kapısı araklayan bir minik yerleşke diyebiliriz kendilerine. Yerel mimarilerini daha modern bir dille ifade ettikleri bu projede, üretimden satışa kadar kendi kendilerini sürdürebilen yarı kırsal bir komplekste ekonomi ve sosyal anlamda birçok fırsat buluyorlar.

Women’s Opportunity Center

Yanı başımızda soykırımın küllerinden yeni kurtuluyor olsalar dahi, birçoğumuzdan daha huzurlu ve ‘güvenli’ bir hayat yaşadıkları kesin.  İşte insanlık! Ne olursa olsun,  bu çark dönmeye devam ediyor ve hala bir yerlerde umut dolu hayalleriyle, düşünceleriyle, müzikleriyle, sanatlarıyla bize bir kez daha kendimizi hatırlatıyorlar.

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?