Bir Fotoğraf Karesinden Vivian Maier

Vivian Maier Through a Frame

| Eylül 2020


Yeni bir güne açıldı göz kapaklarım. Korneamdan içeri süzüldü sabahın ilk ışıkları. 1, 2, 3… Bir saniye süren  karanlığın ardından hafızama kazınmış bambaşka bir anı ya da benim deyimimle an fotoğrafı… Meltemle dans eden bir rüzgâr çanı, bisikletten düşüp yaraladığın dizin, yağmurdan kaçtığın perşembe akşamı, gözlerin dolu beklediğin tren garı… İnsan gözü adeta bir fotoğraf makinesı gibi hafızasına binlerce görseli aktarır. Bazen minik ayrıntıları, bazen de unutmaktan korktuğumuz önemli saniyeleri bizim için saklar.  Dantelli sandıklarımıza kaldırırız hatıralarımızı.  Bu hatıralar hatırlamak istediğimiz gibi kalır zihinlerimizde. Birbirimizinkinden farklıdır anılarımızda oluşturduğumuz fotoğraf albümleri  özneldir ve bize özeldir yalnızca. Fotoğraflar da anların tozlanmasını engellemek için kurtuluş, dantelli sandıktan bir kaçıştır belki de.

My eyes opened to a new day. The first lights of dawn came through my lids. 1, 2, 3… A whole new memory, engraved in my mind, after a moment of darkness or as I call it, the picture of a moment… A wind-bell dancing with the breeze, your knee that was injured when you fell of your bike, a train station where you await with tears in your eyes… The human eye transfers thousands of images to the mind, just like a camera. It hides little details for us and, sometimes, those important seconds which we are scared to forget. We put away our memories to our ornamented chests. These memories stay in our minds as we would like to remember them. The albums we create in our memories are different from each other’s because they are unique and special to only us. Perhaps photographs are a way of preventing the moments from dusting, an escape from the ornamented chests.

Bu kaçış 1800’lerde fotağraf sanatıyla birlikte başlamıştır. Bu gün dijital günlüklerimiz haline gelen telefonlarla fotoğraf sanatı farklı bir bakış açısı kazanmıştır. Ben size bu yazıda analog fotoğraf makinelerinin krallığında saklanmış Vivian Maier’in hikâyesini anlatmak istiyorum. Vivian yaşarken gizli kalmış bir yetenekti; yönetmen, fotoğrafçı ve tarihçi John Maloof bir müzayedede onun bir kutu dolusu negatif fotoğrafını satın alıncaya dek. Maloof o gün,  Chicago hakkında yapmak istediği belgesele materyal toplamak için, Vivian’ın varlığından habersiz, bu kutuyu almıştı. Saklı kalmış bir hikayeyi gün yüzüne çıkaracağını bilmeden… Vivian, bir zaman kapsülü görevi gören kutunun içerisinde, bulunmayı  beklemişti. Büyüleyici gelmez mi sizlere de zaman kapsülleri?  Albus Dumbledore’un değerli taşlardan yapılmış düşünselini hatırlatırlar bana.

This “escape” started in the 1800s with the art of photography. Today, with mobile phones turning into our digital diaries, photography took a new turn. In this piece, I would like to tell you a story hidden in the kingdom of analog cameras, the story of Vivian Maier. Vivian was a talent to remain hidden, that is, until the day when director, photographer, and historian John Maloof bought a box of her negatives in an auction. On that day, Maloof bought that box when gathering material for his documentary project on Chicago, unaware of Vivian’s existence.  Having no idea that he would bring a hidden story to light… In this time capsule of a box, Vivian waited to be found. Do you not find time capsules fascinating, too? They remind me of Albus Dumbledore’s Pensieve, made of gemstones.

Vivian’ın yalnızca kendisi için sakladığı an(ı)ları 2009 yılında, John Maloof’un elinden, bu kez herkes için canlandı. Maloof  eve gider gitmez hemen kutuyu açtı. Kutuda yüzlerce fotoğraf vardı. Bir kısmını banyo işleminden geçirmeye karar verdi. Pek umutlu değildi aslında ancak olaylar hiç de beklediği gibi ilerlemedi. Karelerin her biri birbirinden çarpıcı ve ustacaydı.

Vivian’s moments –her memories, so to speak– which she kept to only herself, came to life one more time in 2009 through John Maloof; this time, for everyone. There were hundreds of pictures inside. He decided to develop some of them. He was not very hopeful but the results were surprising. Each frame was more striking and professional than the other.

 

 

Maloof fotoğrafların arasında bulduğu notta “Vivian Maier” adını gördü: Ünlü bir sanatçıya ait olmalı diye düşündü Maloof. Saatlerce bu ismi internette araştırdı. hiçbir bilgiye ulaşamadı. Sanki böyle bir sanatçı hiç var olmamıştı.

Maloof saw the name “Vivian Maier” on the note he found among the pictures. He thought they must belong to a famous artist. He searched for the name for hours, only to find nothing. It was like such an artist never even existed.

Ardından “ölüm ilanlarına bakmaya karar verdi.  Bingo… Vivian Maier 21 Nisan 2009’da hayatını kaybetmişti. Maloof onun eserlerine  ölümünden çok kısa bir süre sonra ulaşmıştı. Araştırmaya devam eden Maloof karşısına çıkan bir telefon numarasını aradı. Kendini tanıttıktan sonra telefondaki kişiye Vivian‘la olan bağlantısını sordu. Karşı taraf şaşırmıştı. Cevap daha da şaşırtıcıydı:

Dadımdı.

Birkaç saniye süren derin sesizliğin ardından Maloof ne yapması gerektiğine karar verdi: Vivian Maier’in  gizemli hayatını çözmeliydi.

Then he decided to look at the obituaries on the Chicago Tribune. Jackpot! Vivian Maier passed away on April 21, 2009. Maloof obtained her work a short while after her death. Doing some research, he called a phone number he came across. After introducing himself, he asked the person their connection to Vivian. They were surprised, yet the answer was even more surprising:

                “She was my nanny.”

After a moment of silence, Maloof decided on what he should do: He had to uncover the mysterious life of Vivian Maier.

Aralık ayının en soğuk günlerinden biriydi. Kapı kuvvetlice çalınıyordu. Aylardır çalıştığı onca dadıyla yaşadığı memnuniyetsizlikleri düşünüyordu Bayan Betty. Duyduğu sesle düşüncelerinden hızla sıyrıldı. Hızlı adımlarla ilerledi ve kapıyı açtı. Karşısında yağmurdan sırılsıklam olmuş biri duruyordu. Üzerinde kocaman bir erkek paltosu,  kafasında ise tıpkı paltosu kadar heybetli bir şapka takılıydı. Ona  dikkatlice bakınca uzun boylu, oldukça farklı görünümlü bir kadın olduğunu gördü. Kadın, muhtemelen soğuktan çatlamış sesinde iyice belirginleşen bir Fransız aksanıyla cevap verdi: “Merhaba ben Vivian Maier, bir dadıyım”.

It was one of the coldest days of December. Someone was beating on the door while Miss Betty was thinking of all the displeasure she went through with tens of nannies. She was distracted from her thoughts with the sudden noise and went to open the door at a run. Standing was someone with a hat soaked from the rain. They were wearing a very large man’s coat and a hat just as portly. When she looked more carefully, she saw the person standing in front of her was a tall, peculiar looking woman. The woman spoke with a French accent that was cracked, probably with the cold: “Hello, I am Vivian Maier. I am a nanny.”

Farklı olduğunu umursamayan birine benziyordu. Hayatı boyunca Chicago’nun kıyı kesimlerinde dadılık yaptığını söyledi. Ondan fazla bavulu içeri taşıdı. Onun deyimiyle hayatıydı bu bavullar.  Her zaman kilitli tuttuğu ve asla girilmesine izin vermediği bir odası olsun istedi. Odasına gazeterden biriktirdiği yüzlerce cinayet haberlerini ve binlerce negatif fotoğraf yerleştirdi.

She seemed like someone who did not care if they were different. She told of how she has been a nanny at the coastal regions of Chicago. She called them her life, the suitcases -of which the number exceeded ten- she carried inside. She decorated her room with hundreds of homicide news she cut from newspapers and thousands of negative pictures.

Bugün yeni bir gündü. Annem ve babamın evden ayrılmasının ardından  Bayan Maier’in “Haydi Barbara gidiyoruz” komutuyla Chicago sokaklarındaki gezimiz kaldığı yerden devam ediyordu. Tıpkı dün olduğu gibi, Vivian çift lensli Rolleiflexi ile yeni karelerin peşindeydi. Çok hızlı ve uzun adımlar atıyordu. Bense elimdeki lolipopu sıkıca tutmuş onu kaybetmemeye çalışıyordum. Vivian bir anda durup karşısında duran kadının şapkasını düzeltişini izledi. Birkaç saniye içinde başını çevirdi ve kimse fark etmeden istediği kareyi çekti. Hiç vakit kaybetmeden yürüyüşüne devam etti.

Today was a new day. After my mum and dad left home, our trip on the streets of Chicago picked up from where it was with Miss Maier’s command: “Come on, Barbara, we are leaving.” Just as yesterday, Miss Maier was chasing new frames with her twin-lens Rolleiflex. She was taking fast and large steps as I was hanging on to my lollipop, struggling to follow her. Out of nowhere, Vivian stopped and watched a woman fixing her hat. She turned her head and in a couple of seconds, she had her picture. Then, she kept walking without losing any time.

Yorgunluktan kamburlaşmış yaşlı ve kızgın bir adam, ayakkabı boyacılığı yapan bir çocuk, el ele tutuşan bir çift…An old and angry man, hunchbacked due to tiredness, a shoe shine boy, a couple holding hands…

Yoğun geçen günün akşamında  eve dönüyorduk. Yine çok hızlı geçmişti gün. Garip bir kadındı Vivian. Başkalarının hayatlarını yansıtmada bu kadar istekliyken kendininkini anlatmaktan bu kadar kaçması çok ilginçti. Ona dair ne biliyorduk ki? Evimizde çalışmaya başlayalı 2 yıldan fazla olmuştu ama onun hakkında  bildiğim  ya da tahmin edebildiğim  çok az şey vardı.  Komik aksanına bakılırsa Fransız olabilirdi. Erkeklerden nefret ettiğini sık sık belirttiğine göre evli değildi. Fotoğraf çekmeyi çok severdi ama çektiği hiçbir fotoğrafı göremezdik. Kendine ait bir dünyası vardı. Kimsenin davetli olmadığı karmakarışık bir dünya. Hepsi bu kadardı. 2 yıl boyunca oluşan tüm bilgi birikimimiz birkaç varsayımdan ibaretti.

We were returning home after a busy day, another one that passed by so quickly. Vivian was an odd woman. It was interesting how she was so eager to tell other people’s stories when she avoided telling hers so much. What did we even know about her? It was more than 2 years now that she was working with us but I did not know or could not guess much about her. She was probably French, judging by her funny accent. She repeatedly said she hated men so she could not have been married. She loved to take pictures but we never saw her work. She had a world of her own, a complicated one to which nobody was invited. This was all. Everything we knew about her consisted of some assumptions.

Ben, Vivian, soruyorum size: Bir başkasının gözlerinden ne kadar anlaşılabiliriz ki? Onlara göre sen, yaptıkların ve söylediklerinle sınırlısındır. Herkesin benim hakkımda bir fikri olduğunun farkındaydım. Tuhaf, yalnız, belki kaba bir dadıydım. Başka ne diyebilirlerdi ki hakkımda? Ben kendimi anlatmak için asla istekli olmadım. Bu durum bana eğlenceli bile geliyordu. Sadece benim bildiğim bir Vivian vardı. New York’ta doğmuştum. Fransız asıllı bir annenin ve Avusturyalı bir babanın kızıydım. Babamı erken yaşta kaybetmiştim, onu hatırlamıyordum bile. Annemse her zaman yanımda olmuştu. İkimiz de birer savaşçıydık. Özgün Fransız aksanı ve mutlu olduğunda elinden düşürmediği fotoğraf makinesiyle, annem çok özel bir kadındı. Asıl hikâyemse o öldükten sonra başladı. Önce kendime ne yapmak istediğimi sordum: Özgür olmayı istiyordum.

I, Vivian, am asking you: To what extent can we be understood through someone else’s eyes? To them, you are limited by what you do and say. I was aware that everyone had an idea about me. I was a weird, alone, and perhaps mean nanny. What else could they say about me? I was never eager to explain myself. This situation was almost amusing to be. There was only one Vivian, whom only I knew. I was born in New York. I was the child of a mother of French descent and an Australian father. I lost my father very young, I did not even remember him. My mother, on the other hand, was always by my side. We were both warriors. She was a very special woman with her unique French accent and the camera she was glued to.

Abartılı hayatlara hiçbir zaman özenmemiştim. Bir amacımın olması bana yetiyordu. Ben,  kendi gözümden, bu gezegeni yansıtmak, beni yavaşlatan tek şeyin ise yeni bir kare çekmek olmasını istiyordum. Bunu da dünyanın en masum ve güvenilir yerlerinde konaklayarak yapmaya karar verdim: çocukların yanında.

I never fancied extravagant lives. I was content with having only the purpose. I wanted to reflect this planet through my own eyes and for the only thing that slowed me down to be taking a new shot. I decided to do this by staying in the safest and purest places of the world: with children.

 

Yeni bir Vivian olacaktım. Kimseye kendimden söz etmeyecektim. Sadece, annemden hatıra bir aksanım olsun istedim. Böylelikle o da gittiğim her yerde benimle olacaktı. İçimden nasıl geldiyse öyle yaşadım. Bir gün, her şeyi bırakıp dünyayı dolaşmaya bile cesaret ettim. Özgür olmak bunu gerektirirdi.

I was going to be a new Vivian. I was not going to tell myself to anyone. I only wanted my mom’s accent to stay with me as a memory. This way, she could be with me wherever I went. I lived however I pleased. One day, I even took the courage to travel the world. This was freedom was.

 

Ben sürüm olmayan bir göçmen kuştum. Yalnız olmayı seçmiştim. Fotoğraf makinemi elime aldığım  anda yüzlerce arkadaşım olurdu. Sokaktan geçen her insanın hayatına konuk olurdum.

I was a bird of passage with no flock. I chose to be alone. The moment I held my camera, I had hundreds of friends. I was a guest to everyone’s life who passed down the streets.

Onlar fark etmeden onlarca kare çeker ve oradan uzaklaşırdım. Belki de bu yüzden hayatımı bavullara ve kutulara sığdırmayı tercih ettim. Son anıma kadar yalnız ve özgürdüm. Her zaman hayallerim için yaşadım. Fark edilmeyi içten içe istedim mi, bekledim mi bilmiyorum. Tek bildiğim, hikayemin bittiğine inandığım noktada Maloof’la tekrar başladığı. Onun sayesinde şimdi dünyanın dört bir yanında eserlerim sergileniyor. Sanki ikinci kez dünya turuna çıkmışım gibi… Arjantin’den Kore’ye, Kore’den Italya’ya, Italya’dan Amerika’ya taşınıyorum.* Hep istediğim gibi, özgürce.

I would take tens of pictures before them noticing and then leave. Perhaps that was why I preferred to fit all my life into bags and boxes. I was free up until my last moment. I have always lived for my dreams. I am not sure if I secretly waited, wanted to be discovered. All I know is that my story started where I left it, with Maloof. Thanks to him, my art is now being exhibited all around the world. It is like I am travelling the world one more time… I am being carried from Argentina to Korea, from Korea to Italy from Italy to America.1 Just like I always wanted, freely.

Vivian kendi gözünden “abartısız” hikayelerini anlatmayı hep sürdürecek. Hem, ne diyordu ünlü fotoğrafçı Ara Güler: “Hayat dediğin küçük adamların hikâyesidir.”

Vivian will keep telling her modest stories forever. As the famous photographer Ara Güler once said: “What we call life is the story of the little people.”

Çevirmen,Editör: Deniz Karaytuğ

Grafiker:Saray Erdoğan

Kaynakça

Documentary Film Finding Vivian Maier” y.y.  t.y. Web. 26 Ağustos

Street Photography ” y.y.  t.y. Web. 26 Ağustos

Vivian Maier Exhibitions & Events” y.y.  t.y. Web. 26 Ağustos

“Vivian Maier: Kısa Bir Ara 26. Bölüm” y.y.  t.y. Web. 26 Ağustos

“Vivian Maier” y.y.  t.y. Web. 26 Ağustos

*John Maloof, Vivian Maier hakkında “Finding Vivian Maier” adlı bir belgesel yaptı. Bu belgesel 2015 yılında “En İyi Belgesel Film” dalında Oscar’a aday oldu. Hâlen sanatçının eserleri 26 ülkede sergilenmektedir.

 *John Maloof made a documentary on Vivian Maier called “Finding Vivian Maier”. The documentary was nominated for an Oscar award in the “Best Documentary” feature. The artists’ work is still being exhibited in 26 countries.

 

 

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?