Arzunun Portresi

The Portrait of Desire

| Mayıs 2020


Gün ışığının dolduğu bir odada aydınlanan bir bedene bakacak olursak eğer gözlerin açığa çıktığını fark ederiz. Bu gözlerde her şeye rastlamak mümkündür. “Göz, belki de insan bedeninin içinde ruh barındıran tek kısımdır.” sözleriyle Jose Saramago da bu fikri desteklemektedir. O bedenin kalbinde yahut aklında ne varsa gözlerinden o inatçı ışıkla beraber ortaya çıkması beklenir. Gözlerimizden yansıyan kalbimizle beraber bir bütünlük, kişilik oluşturarak dünyada yerimizi belirleriz. Kendimize has özelliklerimizle, şanslıysak fikirlerimizle anılan birer birey oluruz. Böylece sadece bedenlerimizle değil; aklımızla, düşünme şeklimizle ayaklarımızı yere basarız. Fark yaratan, farklı olan zaten kişiliklerden başka bir şey değildir. Kişilikler ise kendilerine özgü arzulara bulanmıştır.

If we look at a body that gets light up in a room full of daylight, we notice that the eyes shine out. It is possible to come across everything in these eyes. José Saramago supports the idea with these words, “The eye is perhaps the only part of the human body that contains a soul.” Whatever is in his heart or mind, it is expected to appear from his eyes with that stubborn light. With our hearts reflected from our eyes, we determine our place in the world by creating a unit, personality. We become individuals with our own peculiarities, if we are lucky we become individuals remembered by our ideas. That way, we can walk in this world not only with our bodies but with our minds, the way we think. It’s nothing but personalities that make a difference. Personalities are embodied in their own desires.

Dorian Gray’in Portresi adlı eserde işlenildiği üzere dünya, yaşama arzusu ile yanıp tutuşanlarındır. Arzu, karakterler doğrultusunda binbir çeşit şekle ayrışabilir. Bu ayrışımlar kararlarımızı oluştururken bizler yaşamaya devam ederiz. Tabii buna yaşamak denirse… Arzu edilen şeye kavuşma fikri ile dolup taşsa da zihnimiz, asıl önemli olan arzumuza kavuşmak için neleri göze aldığımızın sürecidir. Arzularımız bu sürece bağlı olarak değerlenecektir; zihnimizde yer edecek olan heyecan ise verdiğimiz emektir. Bu süregelen aşamalarda insan tökezleyebilir. Bu tökezlemeler arzuların istenme kuvvetinden çok kişilerin kendi zayıflıkları ile alakalıdır. Bu süreç zayıflıkları, eksiklikleri ortaya çıkarmaya mecburdur, insan en çok zorlandığında kendini gösterir. Nedenine gelecek olursak eğer, tökezlememize sebep olan zayıflıklarımız belirli bir sürecin sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bahsettiğimiz eksiklik arzudan ziyade sürece olan tahammülsüzlüktür. Bu tahammülsüzlük ise sığlık olarak değerlendirilebilir çünkü arzu edilen aslında arzu etme isteğidir. Arzularımız sığ bireyler olmamızı engeller, bedenimize hayat katarlar. Yataktan kalkmak için birer sebep, yaşama arzusu verirler. Bu sebepler biz farkında olmasak da geleceğimizin temel taşlarıdır. Bu temel taşlar da bizlerin neler için uğraş verdiğidir. Önem verdiğimiz şeyleri emeklerimizle büyüterek onlara hayat veren bizleriz. İçimizdeki arzuyla onlara can katıyoruz. Bu renklenmeler ile arzularımızı besliyor, sığlıktan olabildiğince uzaklaşıyoruz.

The world is for those who crave to live, just like in The Picture of Dorian Gray. Desire can be divided into a thousand forms in accordance with the characters. While these forms make up our decisions, we continue to live. Of course, if you call it living… Though our mind is overflowing with the idea of achieving what is desired, the main thing is what we are willing to do to achieve our desire. Our desires will be valued depending on this process; the excitement is the hours we put in. In these ongoing stages, stumbling is possible. These stumbles are more about people’s own weaknesses than the willingness of desires. This process is obliged to reveal weaknesses, deficiencies, and manifests itself when the person has the most difficulty. As for the reason, the weaknesses that cause us to stumble are emerging as a result of a certain process. The deficiency we are talking about is intolerance to the process rather than desire. This intolerance can be regarded as shallowness because the desire is actually the want to desire. Our desires prevent us from becoming shallow individuals, bring life to our bodies. They give a reason to get out of bed, a desire to live. These reasons are the cornerstones of our future, even if we are not aware of it. And these cornerstones are what we work for. We are the ones who give life to what we care about by our efforts. We give them life by the desire within us. With these colors, we nourish our desires and move away from shallowness as much as possible.

Oscar Wilde ise benim fikrimce kendine bu arzular arasında bir yer bulamamıştır. Gözlerinde arzu ışıltısı bulunan her kişiliğin arzuya layık olmadığını; bu layık olmayışın onları nasıl savurduğunu dile getirmektedir. Hislerini, bu kitabı yazarken aslında olmak istediği karakterin aksine ona hayran olan bir karakter ile kendini özdeşleştirerek kanıtlamıştır. “Yazamadıkları şiirleri yaşarlar. Başkalarıysa yaşamaya cesaret edemedikleri şeyin şiirini yazarlar.” sözleriyle de bu özdeşleştirmeyi ifade eder. Olmak istediği karaktere hayranlığını ise “senin hayatın sanatındı.” sözleriyle dile getirir. Bu hayranlık içten gelmektedir, kişiliğin önemine vurgu yapmak ister. Bu yazdıklarımın aksine arzularımıza sahip çıkmak, her gün ne istediğimizi bilerek kalkmak oldukça zor aslında. Yazarın kendisi bile istediği arzulara, bu durumda karaktere, sahip çıkacak cesareti gösterememiştir. Bizler arzularımızı belki yanlış anlıyor, onlara ulaşmayı değil de ulaşabilmeyi hayal ediyoruz. Bu hayaller ile tutunuyoruz arzularımıza ve bizi heyecanlandıran da aslında bu oluyor. Bu durumda anlıyoruz ki önemli olan, bizi var eden sürecin kendisidir.

Oscar Wilde, in my opinion, has not found himself a place among those desires. He says that not every personality with a sparkle of desire in their eyes is worthy of desire and how this inadequacy hurts them. He proved his feelings by identifying himself with a character who admires the character he actually wanted to be when he wrote the book. He expressed this identifying with his words. “He lives the poetry that he cannot write. The others write the poetry that they dare not realize.” He expresses his admiration for the character he wants to be with the words “your life was the art.” This admiration comes from the inside, wants to emphasize the importance of personality. Unlike what I wrote, it’s really hard to hold on to our desires, to get up every day knowing what we want. Even the Wilde himself was not able to show the desired desires, the character, in this case, the courage to possess. Maybe we misunderstand our desires, we dream of reaching them, not achieving them. We hold on to these desires by our dreams, and that’s what really excites us. In this case, we understand that what is important and what makes us is the process itself.

Editör/ Editor: Görkay Düzgün

Çevirmen/Translator: Furkan Sülümen

Grafiker/Graphic Designer: Saray Erdoğan

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?