ArchQuestioned: Ertuğ Uçar

TEĞET Mimarlık'ın Kurucularından Ertuğ Bey ile Öğrencilik Yılları ile İlgili Röportaj

| Eylül 2018


Ertuğ Uçar’a bizi yoğun işlerinin akışı içinde misafirperver bir şekile ağırladığı ve gençlik hatıralarını samimi bir şekilde bizle paylaştığı için teşekkür ederiz…

 

Pafta Mag: Tercih döneminizde mimarlık yazmanızdaki etkenler nelerdir? Bu süreç nasıl gelişti?

Ertuğ Uçar: Kuzenim mimarlığı kazanmıştı. Ayrıca halen de boş zamanlarımda yapmayı sevdiğim bir şey olan eskiz ve resim çizerdim. Bunlar aslında yarı-bilinçli etkenler denebilir. Bunlar dışında çok bir şey hatırlamıyorum.

 

Pafta Mag: Mimarlığa olan tutkunuz nasıl gelişti? Bunu tetikleyen ne oldu?

Ertuğ Uçar: Yani tutku lafı iddialı olabilir ama mimarlık mesleğini seviyorum. İlk başlarda o kadar değildi belki, yapmaya başladıkça öğrenmeye başladıkça hatta bir bina gördükçe sonra daha iyisini yapmaya çalışıp daha iyisini gördükçe o sevgi arttı diyebilirim. Hatta en çok 5-6 sene önce kendi evimi, yani ailemle beraber şuan oturduğum evi yapınca iyice arttı, içine asıl o zaman girdim. Çünkü mimar olarak devamlı bir şeyler çiziyoruz sonra onlar inşa ediliyor ama onları biz tecrübe etmiyoruz. İnsan kendi evini yapıp sonra da bütün hayatını geçirince kendisi ile sürekli bir karşılaşma durumu oluyor. ”Ben burada bu kararı vermiştim. İyi ki böyle yapmışım.” ya da tam tersi de olabiliyor. Aslında kendi evini yapması önemli bir şey bence çünkü hem yatırımcı hem tasarımcı hem de kullanıcı konumunda oluyorsun. Hiçbir zaman böyle 3 gömleği de birden giydiğin bir durum olamaz.

 

Pafta Mag: Mimarlığa devam etmenizi sağlayan motivasyonunuz ne olmuştur?

Ertuğ Uçar: Hiçbir zaman sevmediğimi düşünmemiştim. Eğitimimin ilk 2 senesinde temel tasarım dersinde ”Yapamayacaksanız bırakın.” veya ”Yol yakınken dönün.” nidalarını ve jürilerdeki sertlikleri hatırlıyorum. Biz mimarlarda kendi mesleğimizi ayrı bir yere koyma durumu olduğunu düşünüyorum. Belki diğer mesleklerde de vardır. Yeterince sevmişim demek ki diye düşünüyorum ama özel bir olay ya da etken hatırlamıyorum.

 

Pafta Mag: Öğrencilik döneminizde hayatınızın içine entegre olmuş tasarım süreçleriyle sosyal yaşantınızın nasıl bir denge içinde olduğunu düşünüyorsunuz, kişisel ilişkilerinizi ne açıdan etkiliyordu?

Ertuğ Uçar: Ben 4 sene boyunca ODTÜ’nün yurdunda kaldım. Kaldığım yurtta çalışma salonu dışında bir de çizim salonu vardı. Bir eğitim katmanını da o çizim salonunda aldığımı bilirim çünkü ben 1. sınıftayken benden üst sınıflarda mimarlık okuyanlar da vardı. 2. sınıftayken ise yeni başlayanlar katılmıştı. Aynı sınıftaki arkadaşlarımla kurduğum ilişkinin daha dikey olanını ve başka bir eğitimi yurtta aldık.  Mesela 2. sınıfta okuyorken bir mezuniyet tesliminin nasıl olacağını, hazırlıkları, nasıl bir proje verildiğini üç aşağı beş yukarı biliyordum. Bunu okulda da görebilirsiniz ama ben gece gündüz görüyordum. Beraber sabahlıyorduk, maket yaparken yardımlaşılıyordu. Belki de yurtta kalanların oluşturduğu sosyal yaşam ve çizim salonundaki birliktelik sayesinde hiç ayrılmayı düşünmedim.

 

Pafta Mag: Öğrencilik dönemi denildiğinde aklınıza ilk gelen hatıra nedir?

Ertuğ Uçar: İlk temel tasarım dersimi hatırlıyorum. O güne kadar gördüğüm sınıf kavramının çok ötesindeydi. 5-6 metre yüksekliğinde, camlı, büyük masaların olduğu ve avluya bakan bir stüdyoydu. Stüdyoya bristol kağıt ve kurşun kalem ile gelmemizi istediler. İçeri girdiğimizde Vivaldi’den ”Dört Mevsim” çalıyordu. Birisi gelip bu parça size ne hissettiriyorsa çizin dedi. Ne çizdiğimi ya da ertesi gününü hatırlamıyorum ama çarpıcı bir başlangıç olduğu için hafızamda yer edinmiş. Bugünün koşullarından bakınca bir çok atölyede böyle şeyler yapılıyor ama İzmir’in, Diyarbakır’ın, Muğla’nın liselerinden gelmiş, eğer ailesinde mimar yoksa, mimarlığı resim çizmek zanneden birbirini tanımayan insanları doldurmuşsun ve ilk ders böyle. Hafif korkmuş da olabilirim.

 

Pafta Mag: Öğrencilik hayatınızda size ilham veren mimar/mimarlar kimdir? Yapı/yapılar nelerdir?

Ertuğ Uçar: Biz biraz post-modern döneme gelmiştik. O zamanlar o böyle revaçtaydı, Türkiye’de de denemeleri yapılıyordu. O dönemin içindeyken ne kadar farkındaydık bilmiyorum ama ODTÜ önemli bir etkendi tabii. Her gün yurtta kalıyorsunuz, bütün o yolu, kampüsü spor salonundan yürümeye başlayarak bölüme geliyorsunuz, ki bölüm de kampüsün diğer bir ucunda, ve yemekhane, yurt, spor salonu gibi bütün binaları da kullanıyorsunuz. Bu durumun yarı-bilinçli bir görsel eğitim verdiğini düşünüyorum, özellikle de malzeme yelpazesinde. Son 20 yılda inşa edilenler hariç benim dönemimde 7-8 malzeme vardı. Örneğin kütüphanenin bir bölümündeki hafif dokulu bir sıva mimarlık amfisinin duvarlarında vardı, orada kullanılmış olan merdiven inşaat fakültesinde de kullanılmıştı. Bu durumdan kelime ve cümleler üretilebilecek bir alfabe olduğunu anlıyorsun. Bu kadar varyasyonu üretebilmek için devamlı, yeni ve olmadık malzemeler ve geometriler aramana gerek yok. Böyle kısıtlı bir durumda bile çok zengin bir dünya yaratabilirsin. Behruz Hocamız (Çinici) ODTÜ’nün binalarını inşa ederken, seneler geçtikçe başka arayışlara girmemiş, çok dengeli bir şekilde varyasyonlar yapmış. Alfabeyi aşırı esnetmemiş. Ek olarak, Ormana ve Akseke Köylerinden bahsedeyim, ben köyün farkına vardığımda da zihnim açılmıştı. Üniversite 1. sınıfı bitirdikten sonra Antalya’da bulunan Ormana Köy’üne gittiğimde, öğrendiğim şeyleri orada farklı bir gözle gördüm. Orada önemli olan, tasarımcı yok. O güzel dünyanın içinde bir dil var. Orada bulduğu taşla, biraz ötede gördüğü bir ağacı oradaki 3 adam dönüştürüyor. Bir mimar ev yapmıyor, orada 2-3 usta var, herkesin evini o yapıyor. Mesela kediler girsin diye kapılara kapakçıklar yapılmış. Anonim bir mimarlık ama bal gibi de mimarlık. Ekolojik ve sürdürülebilir tasarımdan bahsedilince benim aklıma hep bu köy gelir. Bir köyden daha sürdürülebilir bir tasarım düşünülemez bence. Mesela bütün evlerin yöneldiği yer doğrudur, çapraz havalandırma gerekiyorsa oraya bir pencere açılmıştır çünkü adam o evi inşa etmeden önce orada bir süre yaşamış, orayı ezbere biliyor yani, hangi saatte nereden ne rüzgar esiyor, kar ne yapar vs bilinçli. Bir de tabii yüzyılların biriktirdiği bir tecrübe var, mesela ev yıkılmış, ustalar demiş demek ki bu evi kalınlaştırmamız lazım. O yöredeki evlerin doğrama sistem kesiti inanılmaz komplekstir aslında. Çok ince detaylar var. Toros Yaylaları burası.

 

Zarif bir sokak

 

Pencereler

 

 

Kapılar

 

Kapıya baktığınızda, tokmağı yok. Parmağını bir yerden sokuyorsun, içeriden o bir şeyi ittiriyor, kapı açılıyor.

 

Planlar

 

Aşağı katlarda hayvanlar kalıyor, onlar vücut ısıları ve nefes alışverişleriyle, yaşam döngüleriyle, burayı ısıtıyor, bir üst katın yeri doğal bir şekilde ısınmış oluyor, sürdürülebilir bir tasarım örneği.

Sedir ağacından konulan ahşap hatlar, ‘Düğmeli Ev’ denilen evler. Bu görsel bir arzu, bazı evlerin sahibi bunları kesik istemiş, dekoratif bir tercih. İçeride sıva var, dış cepheyi bir malzemeyle kapatmamışlar ancak kapatanlar da olmuş. Belki parası var, sıvayayım deyip beyaz yapmış olabilir. Bunun bir güzel yanı da, çocuklar buralara tırmanabiliyor.

 

 

Bu kitabı derleyen insanlar da Yıldız Teknik Üniversitesi’nden insanlar, 1976 yılında bu köye gitmişler, burada aylarca kalmışlar, ahbap olmuşlar köylülerle. Burada yaşayıp herkesi resmetmişler. Sonra hep beraber, köylüyü toplayıp projeksiyon perdesi kurup anlatmışlar, köyü böyle koruyalım, şunları yapalım diye. Bir köyden böyle bir malzeme çıkıyor. Bütün evleri tek tek çizmişler. Ondan sonra da bu da böyle bir değer oluyor.

 

Pafta Mag: Mesleki hayatınızda üzerine çalışırken en çok keyif aldığınız projeniz hangisidir? Bu projenin hangi açılardan sizin mimarlığa yaklaşımınızı yansıttığını düşünüyorsunuz? Akademik hayatınızda edindiğiniz tecrübelerin, bu projeye etkileri ne doğrultuda olmuştur?

Ertuğ Uçar: Deniz Müzesi diyebilirim çünkü bizim için çok öğretici de bir projeydi. Her proje öğretici aslında ama Deniz Müzesi birçok açıdan bir ilkti ve çok önemliydi. Aynı şekilde şehir için de önemli olduğunu düşünüyorum. Hem proje esnasında hem de inşa aşamasında birçok bilgi edindik. Bir bölümü çelik bir bölümü betonarmeden oluşan altında 30-35 metreye ulaşan kazık temeller bulunan ve çok etkileyici bir koleksiyona sahip bir projeydi. Ana geminin asıl objesi 30-32 metreydi ve bunun dışında da 27-23 metrelik kılıç gibi tekneler de bulunuyordu. Binayı yaptıktan sonra onları içeri sokma problemi vardı. Camdan da giremiyor çünkü üst katta makaslar var. O kapalı cephelerin üstleri önceden menteşeli yapılmıştı. Uzun cephelere yanaştırılıp teker teker içeri sokuldu, ki orada ağaçlar vardı, inşaattan sonra yaşayacaklar mıydı bilemiyorduk, şanslıyız ki yaşadılar. Bu açıdan öğretici bir projeydi.

 

Bir de Venedik Mimarlık Bienali için Darzana isimli projemiz vardı. İlk olarak Venedik’te yapılma, sökülme, sonra buraya gelme ve yeniden birleştirme maceramız vardı. Çok heyecanlıydı, orada zamana karşı bir durum vardı sonuçta bir sergi var, bir son teslim tarihi var, bazen işler uzayabiliyor. Orada da Deniz Müzesi’ndeki tersane ve Venedik’teki tersaneler arasında kurulan bir ilişkiydi. Darzana’yı oluşturan 500-600 parçayı bulduk. Fikir varken o objeler yoktu. Tersane atıklarından da bulduklarımız oldu, Darzana’yı şekillendirdi. Bunu çok kalabalık bir grupla yaptık bunu. Mimar, mimarlık tarihçisi, fotoğrafçı, yazar, sinemacı, ofisteki katılmak isteyen herkes gibi, ileriki aşamalarda dahil olmak isteyen insanlar, öğrenciler, stajyerler, hepimiz bunun üstüne çalıştık.

 

 

Pafta Mag: Eğitim hayatlarına devam eden okurlarımız için vereceğiniz tavsiyeler nelerdir?

Ertuğ Uçar: İnternetin neden olduğu görsel yığını, sadece mimarlık alanında değil de bütün tasarım alanlarındaki, daha sağlam kaynaklarla dengelemek gerekli diye düşünüyorum. Bu kaynaklardan bir tanesi iyi gezmek olabilir. Öğrencilik zamanlarımda hiç iyi gezemedim çünkü günümüzdeki gibi kolay da değildi, vize toplamak gerekiyordu ama şuan Schengen denen bir vize var. Gezmekten kastım her yer olabilir, yurtdışı veya yurtiçi. Mesela Amasya’yı, Hattuşaş’ı, Kastamonu’yu ilk defa bu sene gördüm. Sadece mimari açıdan değil şehirlerin ve ortamların iyi birer doku olduğunu anlamak, köyleri, kasabaları veya şehirleri görmek, olabildiğince küçük temalı geziler yapmak da önemli. Diğer kaynaklar ise tasarımcıları ismen ve birkaç özelliği ile bilmektense seni etkileyen birkaç kişiyi belirleyip karakterlerinden yaşam hikâyelerine kadar tanımak ya da ilgili olduğun sana kaynak olabilecek birkaç dönemi bilmek olabilir. Bir Pinterest fotoğrafı veya bir mimarin tasarladığı binanın imajı bir kaynak olamaz ama bir mimar ya da dönem olabilir.

 

Fotoğraftakiler sırasıyla: Emre Bökeer, Nefes Damla Kalemli, Ertuğ Uçar, Duygu Çöplü

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?