ArchQuestioned: Celal Abdi Güzer

Başarılı Mimar Celal Abdi Güzer'in Gençlik ve Öğrencilik Yıllarıyla İlgili Röportaj

, · | Temmuz 2018


Bizi ofisine konuk ettiği için, yaratıcı çalışma ortamını gezdirdiği ve fikirlerini açık sözlülükle, sıcakkanlı bir şekilde paylaştığı için Celal Abdi Güzer’e teşekkür ederiz.

Pafta Mag: Tercih döneminizde mimarlık yazmanızdaki etkenler nelerdir? Bu süreç nasıl gelişti?

Celal Abdi Güzer: Bir kere ben de teşekkür ederim bana vakit ayırdığınız ve böyle bir imkan tanıdığınız için. Bizim dönemimizle bugün arasında önemli farklılıklar var. Ben açıkçası mimarlığı isteyerek yazdım ama sonradan anladım ki benim kafamda mimarlık diye düşündüğüm şeyle, bulduğum mimarlık arasında bir fark var. Daha iyi bir şey bulduğumu düşünüyorum. Mimarlık yazmamdaki en önemli etken o dönem mahallemizde bulunan bir mimarlık bürosuydu. Daha sonradan öğrendim ki mimarlık ortamında etkili olan Oral Vural’ın atölyesiymiş. Cengiz Bektaş’da gelip giderdi, eskiden ortaktılar. Herhangi bir büro değil, nitelikli işler yapan bir ofisti. Onların oradaki çalışma tarzlarını içinde bulundukları ortamı inceleme şansı buldum. Ben bir memur ailesi çocoğu idim ve bu ofisde gördüğüm yaşam bizim yaşamımızdan farklı bir yaşamdı. İş saatleri dışında oyunlar oynuyorlar, sanat edebiyat üzerine sohbetler yapıyorlardı. Sanata çok geçirgendi: Bir sürü sanatçı gelip gidiyordu. Aslında o zaman benim içinde olduğum yaşam ve kültürün dışında bir başka yaşam ve öncelikler olduğunu, sanatla iç içe, tasarımla iç içe bir yaşam olduğunu gördüm. Bunun farklılık ve çekiciliğin itici gücünün de sanat, tasarım ve mimarlık olduğunu düşündüm. En önemli etken buydu. Onun dışında klasik şeyler var. Resim hocan “Sen iyi resim yapıyorsun.” diyor, ondan sonra odanı düzeltirken zevk alıyorsun. Sonuçta beni mimarlığın tasarım aracılığıyla tanımladığı yaşam alanı, ilişkiler ve dokunduğu yaşam alanları cezbetti diyebilirim. Sonra ODTÜ’ye girdim ve aslında ODTÜ’de şunu anladım: Tasarım pek çok disiplini içeren, kendinize farklı nişler bulmaya imkan veren bir alan. Bu da cazip geliyor insana. Sonuçta da seçimimle ilgili mutlu oldum ama okudukça mimarlığın ilk düşündüğümden farklı bir sürü yanını gördüm.

 

Pafta Mag: Mimarlığa olan tutkunuz nasıl gelişti? Bunu tetikleyen ne oldu?

Celal Abdi Güzer: Aslında zaman zaman mimarlık tanıtım derslerine gidiyorum ya da meslek seçim aşamasındaki öğrenciler bizim okula geliyor. Orada hep şunu söylüyorum: Mimarlık istesek de istemesek de ilişkide, içinde olduğumuz bir dal, herkesin hayatının içinde. Sokakta yürüyorsun, binaları görüyorsun, binalara giriyorsun çıkıyorsun, bir kısmı yaşamını kolaylaştırıyor, bir kısmı zorlaştırıyor. Evinde bir odan oluyor, bir köşen oluyor onu düzenliyorsun. Binalar ve onların temsil ettiği yaşamlar hayallerini süslüyor. İnsan mekanla birlikte var olduğu için, onun üzerinden kimliğini oluşturup, izlerini sürdürdüğü için ve herkes bir şekilde bir mekanla ilgili hayal kuruyor. Bu zaman zaman tatile gideceği yer olabilir, oturacağı ev olabilir, iş yeri olabilir… Ve mekan sadece içinde yaşadığımız bir yer değil, anılarımızı biriktirdiğimiz, üzerinden kimliğimizi oluşturduğumuz, kendimizi tariflediğimiz, sosyal güvence olarak gördüğümüz bir kavram… Bütün bunları düşündüğümüz zaman aslında herkesin yaşamının az ya da çok parçası. Dolayısıyla ben aslında mimarlığa dair herkesin tutkusu olduğunu düşünüyorum, bu profesyonel düzeyde olur ya da olmaz. Bu tutku belli bir ilgiden sonra profesyonel düzeye çıkabiliyor. Açıkçası ben kendi tutkumu birkaç aşamada hissettim. Bunlardan bir tanesi şudur: Bir memur çocuğu olmam nedeniyle çok seyahat ederdik, hiçbir zaman sabit bir aile evimiz olmadı. Halbuki bazı arkadaşlarıma bakarım hep annelerinin, babalarının, dedelerinin sabit noktası vardır. Bayramlarda, tatillerde giderler ve orada kendi izlerini, tarihlerini, anılarını bulurlar. Dolayısıyla ben böyle bir sabit ev hayal ettim, dönüp dolaşıp geleceğim, kyaşamla ilgili izlerimi, anılarımı biriktiebileceğim. İmkanlarımı zorlayarak şimdi içinde olduğumuz yeri yaptım. Başlangıç noktası belki de  odur. Tabi bunu yıllar sonra geriye bakıp düşündüğümde görüyorum. Daha sonra farklı coğrafyaları gezme şansım oldu ve şunu anladım: kültürle mimarlık arasında, yaşama biçimleriyle mimarlık arasında, önceliklerle, sorunlarla, gelenek ve alışkanlıklarla mimarlık arasında çok doğrudan bir ilişki var. Örneğin bazı mekanlarda kendinizi mutlu, iyi hissediyorsunuz, bazı mekanlarla mutsuz, huzursuz hissediyorsunuz. Tarihin izlerini görüyorsunuz, yerelliği kokluyorsunuz, bağlar kuruyorsunuz. Bu da yaşamı, insanları anlamaya yönelik bir tutku geliştiriyor. Antalya Kaleiçi’nden Prag’a, Mardin’den New York’a çok farklı yaşama biçimlerinin temsili hali, kültürün fiziksel boyutu olarak görüyorsunuz mimarlığı. Bu da insanı heyecanlandırıyor. Mimarlıkla uğraşmak demek kaçınılmaz olarak birçok şeyle aynı anda uğraşmak demek. Mimarlığı anlamak için ekonomi okuyorsunuz, kültür, sanat okuyorsunuz, tarih okuyorsunuz, felsefe okuyorsunuz. Tersden gidildiğinde farklı şeylerin izlerini mekan aracılığıyla keşfetmek mümkün. Bu da insana heyecan veren bir şey. Bitmek tükenmek bilmeyen bir keşif yolculuğu mimarlık. Dünyanın herhangi bir yerinde, Ankara’nın herhangi bir yerinde, İstanbul’un herhangi bir köşesinde yeni bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Bu tutkuyu içinizde hissediyorsunuz. Bunu tetikleyen en önemli neden ise bir eleştirel kültür bilinci. Yani dünyaya bir mesafeyle, dışarıdan bakıp olup biteni anlamaya çalışmak. Tersten bakıldığında da dogmalara, size hap olarak öğretilen, önünüze hazır olarak konan her şeye bir soru işaretiyle bakabilmek. Ben bütün bu mekansal zenginlik ve çeşitliliğin bilinçli bir şekilde algılanmasının arka planında insana böyle bir alışkanlık ve yetenek kazandırdığını düşünüyorum. Yani sorgulayan bir bakış açısı kazandırdığını düşünüyorum. Bu anlamda içine kapalı olan mesleklerden çok farklı, yani her gün kendini tekrar eden, her gün aynı şeyi yeniden ürettiğiniz mesleklerden önemli bir farklılığı olan bir meslek mimarlık.

 

Pafta Mag: Mimarlığa devam etmenizi sağlayan motivasyonunuz ne olmuştur?

Celal Abdi Güzer: En önemli etken benim akademi ortamı içinde olmam çünkü akademi ortamı sizlerle, gençlerle, birlikte olmak, araştıran soru soran, eleştirel kültüre geçirgen bir dünyanın içinde olmak insanı sürekli yenileyen bir şey. Bu büyük bir motivasyon. Demin söylediğim gibi her sabah kalktığınızda aynı şeyi tekrar etmek yerine yeni dünyaya uyanıyorsunuz. Bu insanı hakikaten sürdürülebilir bir kültürün ve ortamın içinde tutuyor. Sürekli öğreniyorsunuz, yenileniyorsunuz, kendiniz dahil olmak üzere dünyaya eleştirel gözle bakıyorsunuz. İkincisi de tabi mimarlığı büyük şemsiyesi içinde sürekli alt ilgi alanları bulabiliyorsunuz. Bu zaman zaman felsefedir, zaman zaman başka sanatlardır, zaman zaman somut projelerdir. Her şey olabilir. Ama şunu söyleyeyim, örneğin ben tez çalışmaları yaptırıyorum çeşitli öğrencilerime, konulara bakacak olursanız arasında sinema-mimarlık ilişkisi, edebiyat-mimarlık ilişkisinden tutun da sağlık yapıları, kentleşme ve sorunları var. Aslında ilk bakışta birbirine benzemeyen pek çok alt alan var. Bunların her biri size ilgi ve araştırmaya yönlendiriyor. Bu da tabi çok canlı tutuyor, heyecanlı kılıyor. Bu önemli bir motivasyon diye düşünüyorum. Zaten mimarlığın en keyifli yanlarından bir tanesi bu motivasyonu sürdürülebilir kılması.

 

Pafta Mag: Tasarım eğitimi sürecinizde, mental anlamda sizi en çok zorlayan durumları okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Celal Abdi Güzer: Bu çok zor bir soru ama çok net bir cevabı var. Beni en çok zorlayan şey üniversite eğitimine kadar bana verilmeye çalışılan eğitimin getirdiği format. Yani Türkiye’de ortaokul, lise eğitimi sizi belli bir kanala sokmaya doğru yönlendiriyor. Görüyorum ki şu an ki eğitim ortamıyla benim mezun olduğum eğitim ortamı arasında radikal farklılıklar yok. Sonuçta başarıya odaklı, başarının sadece numerik olarak ölçüldüğü, yani sınavda aldığınız notlarla ölçüldüğü, dolayısıyla öğrenciyi sürekli ders çalışmaya iten, bu anlamda kendine ayırdığı bütün zamanı boş ve değersiz olarak gören, aslında dünyanın bütün zenginliklerine sınırlı olarak kapanmayı getiren bir eğitim sisteminden geçerek üniversiteye geliyoruz ve bunun getirdiği alışkanlıkların kırılması zaman alıyor. Bu anlamda ben ODTÜ’nün, özellikle ilk girdiğim zaman ki en önemli fark ve başarısını, benim bu şartlanmamı kırabilecek ortamı yaratması, yani eleştirel bir kültüre geçirgen olması olarak görüyorum. Fakat sizin söylediğiniz bu mental olarak bizi en çok zorlayan şeylerden birisi ki şimdiki öğrenciler içinde öyle, bu eğitim ortamını ve kültürünün getirdiği şartlanmalar ve kısıtlamalar. Yani insanlar yapay bir başarıya odaklanıyorlar. Özellikle eleştirel kültüre açık olmayan ortamlarda başarı numaralar ve büyüklüklerle ölçülür. Yani şu kadar büyük yaptık, şu kadar hızlı yaptık, şu kadar çok yaptık, sen süper puan aldın gibi… İçerikten bağımsız. Bu sadece öğrenci değerlendirmelerinde değil, akademik değerlendirmelerde de böyledir. Bakalım kaç makale yazdın önemlidir. Ne yazdın ile ikinci dereceden ilgilenilir. “Kaç bin tane konut yaptık.” Bir başarı öyküsü gibi sunulur hâlbuki arka planda nasıl konutlar yaptınız, bunun kentleşmeyle ilişkisi ne, karşılığı ne gibi sorularla çok fazla ilgilenilmez. Bu numerik değer üzerinden bir başarı sistemi oluşturulur ki üniversiteye geldiğiniz noktada da buna çok fazla şartlanırsınız. Hayatınız sınavlarla geçiyor, hayatınız nota dayalı ölçümlerle geçiyor ve başarıyı bu zannediyor. Anne babalar da çocuklar da böyle zannediyor ve bundan mutluluk ve mutsuzluk duyuyorlar. Her ikisi de yanlış. Sonuçta çok iyi matematik bilebilirsiniz, çok iyi fizik bilebilirsiniz, notlarınız çok yüksek olabilir ama bunu dengeleyecek hayatın başka unsurlarına yer açmayacak kadar önemserseniz o zaman bazı şeyleri hayatta ıskalanmış oluyorsunuz. Ben bunları ıskalayarak üniversiteye geldiğimi düşünüyorum. Yani yeterince film seyretmediğimi, yeterince kitap okumadığımı, şiirle müzikle ilgilenmediğimi, gezmeye zaman ayırmadığımı, dünyayı tanımaya zaman ayıramadığımı düşünüyorum. Dünyaya bakma alışkanlığı ve mantalite kolay kazanılan bir şey değil ve bu en önemli bloktu benim üniversite hayatıma başlayışımda. Bunu kırılma noktası olarak görüyorum ki çok özel bir okuldan mezun oldum: Ankara Atatürk Anadolu Lisesi, Türkiye’nin ilk Anadolu Liseleri’nden bir tanesidir ve bir sürü seçilmiş öğrenci ile birlikte nispeten bu başarı meselesinin çok da sorun olmadığı bir ortamda yetiştim ama bizim okulumuzda da bu şekilde ölçülürdü. Baktığınız zaman sanata, edebiyata derslerin izin verdiği sınırlar içerisinde yer ayrılırdı. Dolayısıyla yıllar sonra, biz bunu bir öz eleştiri gibi Anadolu Lisesi’nin ilk mezunları ile birlikte Yarışın İlk Atları diye bir kitap çıkardık. Bu kitap internette birbirimizle yaptığımız yazışmalardan oluşuyor ve biz aslında başarı öyküsü gibi sunulan yüksek notlarla donatılmış sistemin arka planında atlanılan, ıskalanan şeyleri geriye dönüp eleştirel gözle anlatmaya çalıştık. Çok sayıda kişinin rüyasında olan Anadolu Lisesi’nin aslında numerik başarıya odaklı eğitim sisteminin olduğu anlaşılsın. Bu sadece Anadolu Liselerine özgü değil, bütün Türkiye’de hakim olan eğitim sistemi anlaşılsın. Dolayısıyla bu üniversiteye geldiğimizde yüzleştiğimiz bir durum oluyor ve maalesef Türkiye’deki üniversitelerin büyük bir çoğunluğu, özellikle büyükşehirlerin dışında olanlar aynı anlayış ve kültürle eğitimlerini sürdürüyorlar ama bugün sosyal medya, medya, internet çok yaygın imkanlar sunuyor. Öğrenciler kendilerine alternatif kanallar olanağını daha fazla buluyor. O radikal kırılma aslında en fazla mimarlıkta yaşanıyor. Örneğin fizik öğretmenliğini seçmişsen bu kadar büyük kırılma yaşamıyorsun ama sinema, mimarlık gibi bölümlerde bu radikal farklılığı daha yoğun hissediyorsun.

 

Pafta Mag: Öğrencilik döneminizde hayatınızın içine entegre olmuş tasarım süreçleriyle sosyal yaşantınızın nasıl bir denge içinde olduğunu düşünüyorsunuz, kişisel ilişkilerinizi ne açıdan etkiliyordu?

Celal Abdi Güzer: Öğrencilik dönemimde benim ele aldığım, içinde olduğum tasarım süreçleriyle bugün ki tasarım süreçleri arasında özü itibariyle büyük farklılıklar yok. Sosyal yaşantının bu süreçlerden ayrık olduğunu, iki ayrı şey olduğunu düşünmüyorum. O gün ben bunu böyle hissediyor muydum, bilmiyorum ama şimdi tasarım sürecinin aslında çok fazla şeyden beslenebilir olduğunu düşünüyorum. Dinlediğin müzik, gördüğün bir film, gördüğün bir bina, birisi ile yaptığın konuşma, gündelik yaşamdaki bir deneyimin birinci derecede etkileyici. İkincisi tasarımdaki yaratıcılık derecesi, yani farklı alternatifler deneme ve buna açık olma meselesi doğrudan insanın yaşamının kendisiyle ilişkili. Yani gezdikçe gördükçe, hayatın içinde yer aldıkça sana geri besleme yapabilecek girdi sayısı artmaya ve çeşitlenmeye başlıyor. Tersten gittiğimizde de bunlar kısıtlandığı sürece yapamıyorsun. Yani çok basit bir şeyi, görmediğin bir şeyi, deneyimlemediğin bir şeyi hayal etmen zor ama deneyimlediğin bir şeyin üstüne bir şey hayal etmen ya da başka bir alanda hayal ettiği bir şeyi kendi alanına taşımak daha kolay. Onun için bu sosyal yaşantıyla tasarım süreci arasında doğrudan bir bağ var. Yani dergi çıkarmak, arkadaşlarınla buluşmak, dünya meseleleri üzerine sohbet etmek, gırgır yapmak, tatile gitmek, aylaklık etmek, boş zamanlarında gidip sokakta insanları seyretmek, kalabalığın arasına karışmak, müzik dinlemek… Bütün bunlar aslında bir şekilde senin tasarım sürecine katılma biçimini doğrudan etkiliyor. Bunlar ne kadar zenginleşirse sen de o kadar zengin bir şekilde düşünebiliyorsun. Buradaki denge nedir bilemiyorum. Denge de gene biraz daha önce söylediğim o klasik eğitim anlayışına ait bir sözcük. Yani “yap ama dengeli olsun”, “Sınırını bil kızım, oğlum”… Bunun dengesi aslında kendiliğinden oluşuyor ama kişisel ilişkileri de doğrudan ilgilendiren bir şey. Sonuçta siz dünyayı anlamaya çalışıyorsunuz tasarım yaparken ve  bir pozisyon alıyorsunuz. Bakın burası çok önemli: Tasarım dediğiniz süreç eleştirel bir süreçtir çünkü aslında tasarım yaparken çoğu zaman birbiri ile ölçülebilir bir şekilde karşılaştırılamayan bir sürü girdi var elinizde. Bir yanda ekonomi var, öte yandan çevrecilik var, öte yandan binanın görsel algısı var. Bunlar böyle bir matris içinde puan verilerek karar verilecek şeyler değil. Dolayısıyla her tasarım aslında eleştirel bir süreç. Biz çoğu zaman ne olacağından çok ne olmayacağına karar veriyoruz çünkü boş kağıdı önümüze aldığımız zaman milyonlarca alternatif var. Geometrik olarak baktığınızda sonsuz sayıda nokta var ve bunları sonsuz kere birleştirebiliriz. Bunun üzerine sonsuz sayıda malzeme var, bunlardan istediğimizi seçeriz, bunların oranlarını seçeriz vs. Şimdi bunu bir taneye indirgemek, tek bir tasarım, sonuç ürün elde etmek teorik olarak imkansız bir şey. Dolayısıyla biz sınırlamalar yaratıyoruz, indirgemeci davranıyoruz. Bu indirgemeyi yaparken bir öncelikler sıralaması kuruyoruz kafamızda. Diyoruz ki bu kriterler böyle,  bunların bazılar barışçıl bir şekilde birbiriyle uyumlu ama bazıları da çatışıyor. Birini ucuz yapacağım ama öte yandan yeni ama pahalı bir malzeme kullanmak istiyorum. Çevreye fazla etkisi olmasın istiyorum ama bana verilmiş bir program var. Şimdi bunu indirgerken tercihler hiyerarşisi, yani bu çatışan önceliklerden hangisi benim için, kullanıcı için öncelikli kararını vermek lazım. O zaman eleştirel bir süreci hayata geçiriyorsunuz. İkincisi de sizin bir pozisyonunuz var. Yani inançlarınız var, dünyaya bakış açınız var, öncelikleriniz var. Bunu iyi bir şekilde, çok girdili bir şekilde oluşturursanız, eleştirel kültüre geçirgen olursanız o zaman tasarımda da bu kademelenmeyi daha kolay kurup bu öncelikleri daha kolay oluşturuyorsunuz ve ilişkiler bütün bu eleştirel pozisyonda var olmanıza yönelik bir besleyici arka plan oluşturuyor.

 

Pafta Mag: Öğrencilik dönemi denildiğinde aklınıza ilk gelen hatıra nedir?

Celal Abdi Güzer: Eğer üniversiteyi kast ediyorsanız, çok özel bir dönemde okudum. Bugün sizin kuşağınızın hep duyarak öğrendiği, bir 12 Eylül Dönemi yaşandı. 1980 yılında demokrasiye bir müdahale oldu ve bu olaylardan üniversiteler birinci derecede etkilendi. Belki de üniversiteler içerisinde en fazla etkilenenlerden biri de ODTÜ oldu. Yani zor koşullarda eğitimimizi sürdürdük. Mesela biz uzun bir süre okula başlayamadık çünkü okul olaylardan dolayı kapalıydı. Sonrasında, bir sıkıyönetim dönemi başladı. Özgürlüklerin kısıtlandığı ve öğrenci olmanın çok kolay olmadığı bir dönem yaşadık. Böyle durumlardan geçtiğimiz için aslında insanın da çok renkli bir öğrencilik hayatı oluyor ister istemez. Bunların bir kısmı meslekle ilgili bir kısmı değil ama şunu söylemek isterim; biz mimarlık eğitimi alırken beni en çok etkileyen şeylerden bir tanesi bu daha önce söylediğim alışılagelmiş kültürün kırılması idi. Bunların içinden bir ikisinden bahsedebilirim. Bizim rahmetli hocamız Feyyaz Erpi her sömestr sonunda öğrencileri evine çağırırdı. Hem dönemi değerlendirirdik hem de sohbet ederdik. Mesela hocalarımla böyle birinci dereceden bir ilişki, aslında hiç de alışık olmadığım bir şeydi. Başka hocalarımız da yapardı böyle toplantılar ve bunlar çok hoşuma giderdi. Hiyerarşik farkları kaldıran böyle etkinlikler aslında iki tarafı da besleyen şeyler ve daha sonrasında ben de zaman zaman bunu yapmaya çalıştım. Her sömestr yapamıyorum ancak yapmaya çalıştım. Bu mesela benim görmediğim bir öğrenci-öğretim görevlisi ilişkisiydi. İkinci bir anım ise, 12 Eylül müdahalesinin olduğu gece, bir ODTÜ’lü ve Hacettepeli arkadaşımla tatil için Bodrum’a gidiyorduk, otobüs ile.  Sabaha karşı bizi yolda durdurdular, bir grup asker otobüse binip kimliklerimizi istedi. Bizim kimliklerimizi görünce komutanına dönüp “Komutanım 2 tane ODTÜ’lü yakaladım” dedi. (Gülüyor) Komutan “Neymiş suçları?” diye sordu. (Gülüyor)  Böyle bir algının, öğrenci olmanın suç olarak algılandığı bir dönemdi. Bunun dışında, EASA diye bir kuruluş vardı (European Architecture Student Assemply) mimarlık öğrencileri Avrupa’nın bir kentinde buluşuyorlar ve toplantılar düzenliyorlar, ben ona Türkiye’den ilk katılan isimlerden biriydim. 1983 yılıydı, üniversiteden yeni mezun olduğum dönemdi ve biz Türkiye’de bu toplantıyı yapmak istedik. Çok zor koşullarda, bir oylamada Türkiye’de yapılmasına karar aldık fakat yerel yöneticilerden izin alamadık ve toplantıyı yapamadık. Yani aslında bazı ortamların ne kadar kısıtlayıcı olabileceğini anladık, aylarca arka planda çalışılmış, emek verilmiş ve mimarlık başlığı altında konuşulacak bir toplantıya izin alamadık. Bunların dışında mimarlık gezileri var, aklımda çok net izleri olan, ilk defa öğrenci olarak Ankara dışında şehirlere toplu halde gidip Türkiye’yi başka bir gözle tanıma şansı bulduk. Antalya, Amasya, antik şehirler, proje çizdiğimiz şehirlerin çoğunu, geleneksel köyleri gezdik ve şehri tanımanın yanı sıra hocalarımızı, arkadaşlarımızı  ve başka coğrafyaların insanlarını, yerel kültürleri daha iyi tanıma şansı da yakaladık.

 

Pafta Mag: Öğrencilik hayatınızda size ilham veren mimar/mimarlar kimdir? Yapı/yapılar nelerdir?

Celal Abdi Güzer: Biz ilginç bir dönemde mimarlık okuduk. Aslında mimarlık içinde bir kırılma dönemiydi, modernizmin radikal bir eleştiriyle karşı karşıya kaldığı bir süreçti. Sanayileşmenin getirdiği bir mimarlık anlayışı olan modern mimarlık aslında bizim eğitim yaşamımızın arka planını ve temelini oluşturuyordu. Dolayısıyla Corbusier, Mies, Wright, Paul Rudolph, Philip Johnson vs. Bütün bu isimler önemli kahramanlar olarak görülüyordu ve belli felsefi yaklaşımları vardı. Tam seksenli yıllarda modern mimarlık radikal bir eleştiriye uğradı. Bunun arka planında tabii ki bir sürü ekonomik, felsefi düşünce vardı. Bunlardan bir tanesi şudur: Modern mimarlığın insanlarla ve sokaktaki kültürle yeterince buluşmadığı dolayısıyla biz ona referanslar vererek bir anlam zenginliği kazandırmalıyız. Böyle bakıldığı zamanda örneğin Robert Venturi bu popüler kültürü mimarlığa taşıyacak şekilde Las Vegas’tan Öğrenmek kitabını yazdı. Krie Kardeşler, tarihin unutulduğunu söyleyerek, tarihsel referansları öne alan bir yaklaşım savundular ki bu çok etkili oldu. Prens Charles İngiltere’de bunun savunuculuğunu yaptı. Aldo Rossi o dönemin önemli figürlerinden bir tanesiydi. İngiltere’de birdenbire modern mimarlık zenginleşsin ama zenginleştirecek olan teknolojidir diyerek daha ileriye dönük bir bakış sergiledi ve Richard Rogers, Norman Foster gibi isimler öne çıktı. Archigram’dan çok etkilendik, öğrenci gazetesi olarak başladı, ‘architectural telegraph‘ın bir kısaltması olarak adı belirlendi ve o grup çok heyecan verici projeler yaptı, yeni teknolojiye eleştirel bir anlam katan ‘Walking City’, ‘Plug-in City’ gibi projeleri vardı. Bütün bu tartışmalar içinde biz sudan çıkmış balığa döndük. Bir yandan modernizmin güçlü ve yıllardır sürdürülmekte olan bir geleneği var, içe kapalı ve kahramanlarını yaratmış, bir yandan da onu dönüştürmeye ve karşı çıkmaya çalışan insanlar var. Bu bizim eğitim hayatımıza birebir olarak yansıdı. Dolayısıyla tartışmalarımda ve yaşamımda bu isimlerin hepsi aslında etkili oldu. Hepsini anlamaya çalıştım fakat öğrenciyken olan bakışla sonrasındaki bakış açısında belli farklar oluyor. Mesela Corbusier’e biraz daha farklı ve mesafeli bakıyorum, özellikle tekil yapı ölçeğinde ürettiklerinden müthiş etkilenirken, kentleşme politikalarının bir kısmına ‘iyi ki gerçekleşmemiş’ diyerek bakıyorum.

 

Pafta Mag: Amerika’daki proje örneklerinde Corbusirer’in izleri olduğunu düşünüyorum. Sizin düşünceleriniz nelerdir? 

Celal Abdi GüzerTabii doğru, o zaten bütüncül bir felsefi yaklaşımdı. O anlamda bakıldığı zaman her ne kadar Corbusier’in konut yapılarıyla,  örneğin Maresillia Blokları ile Mies’in Chicago’da yaptıkları arasında mimari açıdan büyük farklar varsa da anlamsal açıdan, kentsel konut tipolojisine yönelik ortak bir anlayış da vardı. Ben tekil yapı ölçeğinde çok büyük sorunlar görmüyorum, Amerika ile Avrupa’yı karşılaştırırken de şuna dikkat etmek lazım, çok yeni gelişen şehirlerde uygulanacak bir model, çok tarihi bir kent dokusunda kolay kolay uygulanmayabilir. Örneğin, Corbusier’in Paris’i yenilemek adına ön gördüğü proje aslında özü itibariyle bakıldığında, bizim TOKİ Blokları’ndan da çok farklı bir yaşam biçimi sunmamaktadır. Elbette belli kaliteler farklı olmakla birlikte anlayış açısından aynı eğilimindedirler. Tabii Türkiye’den de çok kişiden etkilendik. Başta söylediğim ve mimarlığı seçememe neden olan, Oral Vural, Cengiz Bektaş vardır. Ama gerçekten o dönemde çok sayıda önemli isim vardı, merakla yaptıklarını izlediğimiz kişiler. Mesela Behruz Çinici var, ODTÜ’nün mimarı, içine girdiğinizde kampüs bambaşka bir dünya sunuyor size. Belki anılar arasında şunu da anlatmam gerekirdi, kampüs insanı çok radikal bir farklılıkla yüzleştiriyor. Brüt beton her yerde gördüğümüz bir yapı tarzı değil. O gün, öğrenci olarak içine girdiğim ilk gün, kentte gördüklerimden çok büyük ölçüde farklı olan ve beni şok edip bir başka mimarlık mümkün dedirten bir etkiyi yaratmıştı üzerimde. Bu yüzden de çok etkileyici bir eğitim ortamı sağlıyor öğrencilere, doğal olarak Behruz Çinici bizim hayatımızda son derece etkili olmuş, daha sonra mimar olunca da iletişim, dostluk kurduğum önemli bir insandı benim için. Orada bir anımı anlatmak isterim, benim için çok önemlidir. Hemen mezun olduktan sonra mimarlık eleştirileri yazıyordum. Birkaç yazım yayınlandıktan sonra insanlar ilgi gösterdiler ve benden yazı istediler. Behruz Bey o sırada Millet Meclisi Lojmanları’nı yaptı, şimdi yıkılan ve yerine Oran bölgesindeki yüksek blokların yapıldığı alanda yer alıyordu. Ben onun üzerine bir yazı yazdım, aslında bir bakıma post-modernizm eleştirisi de içeren bir yazıydı. Behruz Bey’in çok fazla malzemeyi bir arada kullandığı ve ODTÜ dilinden çok farklı bir yaklaşım içinde olduğunu ve bütün bunları da eklektik bir şekilde bir araya getirdiğini ifade etmek üzere eleştirel bir yazı yazdım. Ve gençliğin heyecanıyla birlikte çok çarpıcı bir başlık koydum: Fevkalade+Fevkalede=Alalade”. Behruz Bey çok kızdı bana. (Gülüyor) Aramız açıldı önce fakat o kadar olgun bir insan ki, aradan bir süre geçtikten sonra beni aradı ve yeni çıkacak olan dergi bölümünde kendisi ile ilgili bir yazı yazmamı istedi. Bu çok önemli ve unutamadığım bir anımdır. Sonradan da önemli bir dostluğumuz oldu. Tabii ki onların dışında sayamayacağım kadar çok isim var. Bütün bu mimarlardan çokça etkilendim.  Bunların bazıları zaten hepinizin bildiği isimler ama mesela Luigi Snozzi vardır, çok bilinen bir isim değildir ama beni çok etkilemiştir. Son derece duyarlı ve mütevazı bir noktadan dünyaya bakar. Daha sonraki yıllarda tanıdığım, geçenlerde vefat eden, Will Alsop bence önemli bir isimdir. Ayrıca zaman içinde de insan bazı şeyleri farklı algılamaya, görmeye başlıyor. Belli bir eleştirel mesafe kazanınca, kahramanlar, kahramanlık kisvesinden sıyrılıp, sıradan gördüğünüz insanlar daha önemli hale gelebiliyor ama öğrencilik hayatında bu insanların hepsi çok önemli insanlardı. Bunun dışında sadece mimar ve mimarlığı değil, eleştirmenleri ve mimarlık ortamını yönlendiren isimleri de saymak lazım.  Charles Jencks, Kenneth Frampton öğrencilik yıllarımızda çok etkilendiğimiz kişilerdi. Türkiye’de çok fazla yazı yazmak popüler değildi ancak Bülent Özer, Doğan Kuban akademide çok etkili isimlerdi. Benim kendi hocalarımın çoğu da çok etkilendiğim kişilerdi.

 

Pafta Mag: Mesleki hayatınızda üzerine çalışırken en çok keyif alığınız projesiniz hangisidir? Bu projenin hangi açılardan sizin mimarlığa yaklaşımınızı yansıttığını düşünüyorsunuz? Akademik hayatınızda edindiğiniz tecrübelerin, bu projeye etkileri ne doğrultuda olmuştur?

Celal Abdi GüzerBen esas olarak akademide var olan bir mimarım, sınırlı sayıda da proje yapma şansım oldu. Bunlar ağırlıklı olarak eğitim ve kültür yapılarıdır. Elbette konut projesi gibi başka projelerde yaptım ama ağırlıklı olarak eğitim ve kültür alanındaydım. Bunların birçoğunda çok öne çıkan sevdiğim şeyler vardır, bir kısmında istediğim gibi sonuçlanmayan şeyler vardır. Üzerinde çalışırken çok keyif aldığım birkaç tane proje sayabilirim. Bunlardan bir tanesi, Mersin’ de yaptığım belediyenin kültür merkezi binasıdır. Bugün yaklaşık 10 yılını tamamladı, eski bir yapı, burada aslında ben, mimarlık anlayışımla ilgili pek çok şeyi hayata geçirme şansı bulduğumu düşünüyorum. Bunlardan bir tanesi, yapıyla bağlam arasındaki ilişkiyi tasarımda belirleyici bir girdi olarak ele almaktı. Yapı suyun içerisinde yüzen farklı alanların açık alanlar aracılığıyla bir araya getirilmesinden oluşan bir kompleks. Burada en önemli konulardan bir tanesi bu konvansiyonel, klasik kültür merkezi kavramının kırılmasıdır. Yani anıtsal bir yapı olarak öne çıkan, heybetli neredeyse içine girmeye korktuğunuz, içi sadece salonlardan oluşan, geceleri kapısı kapanan, insanların etrafında yer almadığı bir kültür merkezi kavramına alternatif olacak bir deneme yapılmış olmasıdır. Dolayısıyla yapı kentin birçok yerinden girilebilen, çıkılabilen, etrafında dolaşılabilen ve köprülerinden geçilen, yarı açık ve açık alanlardan oluşan adeta kendi içinde dokulaşmış küçük bir kent ortamıdır. Yarı açık ve açık alanlar, Mersin’in sıcak iklimine, etrafındaki su ile bir mikro klima ortamına cevap vermektedir. Ölçek olarak son derece mütevazı ve insan ölçeğine yaklaşan ama öte yandan da bir dil olarak kent kimliğine sahip olan, birçok özelliği bir arada çözebildiğim nitelikli bir yapı olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında okul yapılarını örnek verebilirim. Bunlardan özellikle Mesa’nın karşısında yer alan Zafer Koleji’ni söyleyebilirim. Bu yapıda, en başta da söylediğim kurumsal eğitim alanları ile sosyal alanların dengesini değiştirmeye yönelik, aslında çocukları sosyal bir ortamda buluşturarak sporu, etkinlikleri eğitimin bir parçası haline getirmeye çalışan bir iç mekân çabası vardır. Bugün, okulun bu yanını öne çıkartarak yaşadığını görmek beni çok sevindiriyor. Ben yapılarımda genelde dış cephe etkisinden ziyade, arka planındaki yaşama dokunan konulara odaklanmaya çalışıyorum.

 

Pafta Mag: Eğitim hayatlarına devam eden okurlarımız için vereceğiniz tavsiyeler nelerdir?

Celal Abdi Güzer: Ben birinci derecede, bu eleştirel kültüre sahip çıkmalarını öneriyorum. Yani önlerine konulan hiçbir şeyi sorgulamadan kabul etmemelerini, biraz geriye çıkarak bununla ilgili mutlaka soru sormalarını öneriyorum. Çünkü özellikle günümüzde, medyanın olağan üstü yoğunluğu ve hızlanması, bir yandan özgürleşme olarak algılanırken, öte yandan da aslında müthiş bir kısıtlama getiriyor. Bugünün sıcak mimarlık durumu ve yapısı eleştirel bir süreçten geçmeden sadece medyatik tekrara bağlı olarak kendiliğinden ortaya çıkıyor. Dolayısıyla buna bir mesafe ile yaklaşmak çok önemli. Bir yapı, bir cephe kendiliğinden sadece çok tekrar ettiği için çok meşruymuş ve beğeniliyormuş gibi algılanabiliyor. Aslında baktığınız zaman, dünyanın her yerinde bu kadar çeşitlilik ve imkana rağmen, benzer cepheler, benzer yapıların öne çıkarıldığını görüyoruz. Tartışmalar sadece imajlara indirgeniyor, bu dışarıdan baktığım zaman nasıl görünüyor sorusu ile kısıtlı kalıyor. Yapıları benzer açıdan çekilmiş birkaç fotoğrafa indirgiyoruz. Bu durum sanki iyi bir şeymiş gibi yerleşiyor. Ben bir özgünlük karşısında çok konuşmamda söylüyorum, “totolojik bir özgünlük” kavramıyla karşı karşıyayız. Yani özgünlük, ayrıcalık dediğimiz şey birden bire tekrar eden tipolojik bir çeşide dönüşüyor. Örneğin Zaha Hadid’in projeleri. Baktığımızda heykelimsi, sanki bir kere yapılacak, bir kez yapılacakmış gibi müthiş bir yenilik gibi görülüyor ama bir süre sonra kendini tekrar ediyor çünkü isim ve bu stil bir tüketim şemsiyesi altında yeniden pazarlanan bir olgu. Bunlara bizim mesafeyle bakmamız gerekiyor ve yapının içerisinde bir yaşam olduğunu unutmamamız gerekiyor. Cepheleri iki boyutlu bir grafik gibi algılamamamız gerekiyor. En önemlisi de yapıları bir bağlam içerisinde anlamamız ve değerlendirmemiz gerekiyor. Bunun ötesinde  eleştirel bilinci yakalamak çok önemli. İkincisi mimarlığı çok disiplinli bir zemin içerisinde ele almak. Yani felsefe, sinema, tarih. Bunların hepsinin mimarlıkla doğrudan ilişkisi var ve bunlarla ilgili bir okuma yapmak ve birikim oluşturmak gerekiyor. Bunlarında öncesinde yaşamın içinde yer almak, çok gezmek görmek ve bunu deneyimlemek çok önemli diye düşünüyorum.

Fotoğraftakiler sırasıyla: Memduh Buşah Evren, Celal Abdi Güzer, Serra Koz, Duygu Çöplü.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?