ArchQuestioned: Adnan Aksu

Başarılı Mimar Adnan Aksu'nun Gençlik ve Öğrencilik Yıllarıyla İlgili Röportaj

· | Haziran 2018


Bizi ofisinde ağırladığı için, çok güzel kahve hazırladığı için ve güler yüzlülüğü, samimiyeti ve naif kişiliği için, Adnan Aksu’ya çok teşekkür ederiz.

Pafta Mag: Tercih döneminizde mimarlık yazmanızdaki etkenler nelerdir? Bu süreç nasıl gelişti?

Adnan Aksu: Üniversite sınavına girdiğim dönem Rize’de çalışıyordum. Tatil olsun, üniversite sınavını bahane edeyim diyerek işten izin alıp ilk yıl sınava girdim, ama kazanamadım. İkinci yıl aynı gerekçelerle tekrar denedim, bu defa kazandım. Tercihlerim içinden tesadüfen mimarlığı tutturdum, ama mimarlığın ne olup olmadığını bile bilmiyordum. O gün bu gündür, mimarlıkta tesadüflerin çok önemli olduğuna inanırım.

Dört bölüm yazmıştım; hepsi de o zamanki adı Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi olan Gazi Üniversitesi’ndeydi. Çünkü okul Ankara’daydı ve akşam bölümü vardı. Ben gündüz çalışıp gece okuyacağım diye en yüksek puandan itibaren dört bölüm yazdım. Mimarlığın üstünde elektrik-elektronik, altında ise inşaat vardı, Allah’tan ikisi de olmamış. Biz son akşam bölümü öğrencileriyiz; bizden sonra 12 Eylül askeri darbesi tarafından anarşi bahane edilerek akşam bölümleri kaldırıldı.

Bilerek değil, tesadüfen mimarlığı yazmıştım. Teknik lise mezunuyum; o nedenle teknik bir okulda okuyabilirim diye düşünüyordum. Yoksa hukuk da yazabilirdim, başka bir meslek de. Önünüzde size referans olacak kimse olmayınca da bilemiyorsunuz. Tesadüf beni mimarlıkla buluşturdu. Yaptığım iş ile örtüşen bir durum olduğunu sonradan öğrendim. Gerçekten tesadüfün mimarlıkta çok yeri var. Hayatım boyunca da mimarlık söz konusuysa ve önünde tesadüfe açık bir belirsizlik varsa o yola doğru gitmek iyi geldi bana.

 

Pafta Mag: Aileniz yönlendirdi mi sizi?

Adnan A: Üniversiteyi kazandığımda Rize’de çalışıyordum. Gideceğim ve Ankara’da okuyacağım, bunun için işi bırakmam gerek diye düşündüm ve gitmeme kararı aldım. Kazandım ama kayıt olmayacaktım. Babam bana “Oğlum sen kayıt ol da bakarsın tayinini yaptırabiliriz, bir şeyler olabilir” dedi. Ben de kayıt olayım da gitmezsem gitmem diye düşündüm. Kayıt oldum ve sonrasında da mimarlıkla ilişkim başladı. Tayinim de Ankara’ya alınmıştı. Mimarlık seçimim gibi okumaya başlamam da tesadüftü gerçekten. Üniversite okumayabilirdim, zaten okumaya da niyetim yoktu. Ailede de çok fazla okuyan insan yoktu o zamanlar; okumanın ne olduğunu da bilmiyordum. Okulun Ankara’da olması da iyi geldi, çünkü ben liseyi de Ankara’da okumuştum. Sonra hem üniversiteye hem de işe devam ettim ve öğrenciliğimden beri, o gün bu gündür, çalışıyorum. Devlet memurluğunda kırkıncı yılım. Üniversite personeli olduğumuz için devlet memuru sayılıyoruz. Akademisyenlerin özerk bir statüye sahip olması gerekirken devlet memuru kanununa tabi olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

 

Pafta Mag: Mimarlığa olan tutkunuz nasıl gelişti? Bunu tetikleyen ne oldu?

Adnan A: Aslında mimarlığın ne olduğunu okula başladığımda keşfettim; daha öncesinde hiç bir bilgim yoktu Başlarda, özellikle birinci sınıfta, oldukça da nefret ettim. Okulda olan birtakım davranışlardan dolayı ilk sınıfta mimarlık kavramına bile mesafeliydim. Birincisi ben Ankara dışında çalıştığım için, okula açıldıktan iki ay sonra gelebildim. Derse girdim ve derse devam etmek istediğimi söyledim. Yakın zaman önce vefat eden hocamız Orhan Dinç bana geç kaldığımı ve bu saatten sonra devam edemeyeceğimi söyledi. Ben teknik resim okuduğum için bugüne kadar istenen ödevlerin hepsini yapabileceğimi belirttim. İki hafta gelmediğim için mümkün olmadığını tekrar söyledi. Ben biraz ısrar edecek oldum, kapıya baktı. 12 Eylül öncesiydi ve her sınıfın kapısında polis duruyordu. Bizim okulda, o zamanlar, Türkiye genelinde olanlardan çok daha fazla olay vardı. Polis, “Hocam bir şey mi var?” diye geldi. Ben çıktım ve gittim tabii ki. Yani ilk dönem, ilk gün, ilk ders kovuldum okuldan. Bir dönem boyunca sadece Cumartesi günleri Fransızca dersine gittim, onun haricinde hiçbir derse gidemedim. O yüzden başlangıcım biraz kötü oldu. Bu başlangıcın öyle bir etkisi oldu ki, -bazen olumsuz olarak gördüğümüz şeyler sonra olumlu etki yapabiliyor- ikinci dönem başlarken beni çok motive eden bir itki yarattı, çünkü hırslanmıştım. Genelde “Beni kovdu, görecek o hoca” düşüncesi olmaz mı? bende de oldu elbette. İkinci dönem benim başladığımda sınıfın geri kalanı ikinci kez alıyordu dersi. Sınıf seksen kişi civarındaydı. O dönem yine herkes kaldı, biz dört kişi geçtik. Ben ikinci dönemimde tam not alarak geçtim. Çünkü Kadastro Lisesi mezunuyum ve sıkı bir teknik resim dersi almıştım. Sonra hocam Orhan Dinç, öğrenciliğim boyunca beni izledi; çok yardımcı oldu, severek diyalog kurduğum bir hocamızdı. Bir bakıyorsunuz kötü bir olay, yaptığınız iş ile daha sıkı bağ kurmanızı sağlayabiliyor. O bağlamda dedim; “beni tetikleyen şey birinci sınıfta başladı” diye. Sonrasında okul boyunca hem okudum hem resmi kurumlarda çalıştım.

Aslında mimarlığa karşı tutkulumuyum diye hala soru işaretleri var kafamda. Kuşkulu olmakla tutkulu olmak arasında bir ikilem halinde gidip geliyorum. Tutkulu olmayı çok da sevmiyorum galiba. Bir şeyi çok tutkuyla yapmak insanın gözünü kör edebilen bir durum. Bu bağlamda baktığımda zaman zaman kuşku duyuyorum mimarlıktan. Bu kuşku onu sorgulamamı sağlıyor. Dördüncü sınıfa geldiğimde ancak bilinçlendiğimi düşünüyorum. O zamana kadar daha çok ne oluyor ne bitiyor kaygılarıyla geçti; bilemedim, anlayamadım belki de. Dördüncü sınıfta kendime güven geldi galiba. Mezun olduktan sonra da yaklaşık sekiz ay kadar “Bu mimarlık da nereden çıktı” sorularıyla boğuştuğumu hatırlıyorum. O dönem belediyede çalışmaya başlamıştım. Belediyeden ayrıldıktan sonra yine rahatladım. Böyle gel-gitler yaşanıyor. Bazen yerlerde sürünüyor bazen tepelere çıkıyor insan. Bu aralar mimarlığa inancım tam en azından; bu açıdan hiç sürünmüyor mimarlıkla ilişkim. Çok severek yapmaya çalışıyorum.

Ben her zaman her yerde şunu söylemişimdir: Mimarlıkla ilgili herhangi bir şeyin içinde olmak, -ister izleyicisi, ister kullanıcısı olun, isterseniz hakkında bir şey okuyun veya doğrudan inşa edin, onunla muhatap olmak- insanı mutlu eder, çok tatmin edici bir durum. O nedenle bu bir meslek değil diye düşünüyorum. Mimarlıkla temas halinde olmaktan daha haz veren bir şey yok benim için. Eşim ve çocuklarım bile bu mesleğin içinde. Bilincine varılırsa herkes için de böyle olacağını düşünüyorum. Çünkü mekanla diyalog içerisinde olmak dünyaya dokunmak demek. Tabii ki çok kırılganlıkları var. Bir şeyle ne kadar içli dışlı olursanız, hele de duygularınızı yoğun kullanarak icra ediyorsanız, o kadar çok hassaslaşır, kırılır ve üzülürsünüz. Ama aynı oranda da arzu ve sevinç patlamaları yaşayabilirsiniz. İnsanlar sevinçte ve üzüntüde aynı davranışsal tepkileri veriyorlar. Bütüncül olarak değerlendirdiğimizde, tutkuyu bilmem ama bir şeyler yaratıcı arzularımızı artırabiliyor ve harekete geçirebiliyorsa onunla ilgili problem yok demektir.

 

 Pafta Mag: Mimarlığa devam etmenizi sağlayan motivasyonunuz ne olmuştur?

Adnan A: Benim hayatımda hiç gelecek kaygım olmadı. Hala da yok; her zaman yılmadan yeniden sıfırdan başlayabilirim. Bir şekilde azla yetinmeyi biliyorsanız, gelecek kaygısı da olmaz. Eğer beklentileriniz çok yüksekse kaygı duyarsınız. Elbette maddi beklentilerden bahsediyorum. Ben maddi olarak beklentilerimi asgari düzeye indirmeyi becerebiliyorum sanırım. Belki değer düzeyinde beklentim çok yüksek olabilir, onun da mimarlıkta karşılığını bulduğum için daima onun içinde kalmaya çalıştım. Ondan bir şey beklemektense onunla birlikte yaşamaya çalıştım. Bunu da hâlâ istiyorum, ölene kadar da herhalde içinde kalırım. Başka bir beklentim yok; mimarlığın bana ne verdiğinr değil, ben ne verebilirim ona bakıyorum daha çok. Her halde en büyük motivasyonum mimarlığın dışında kalma korkusu.

 

Pafta Mag: Tasarım eğitimi sürecinizde, mental anlamda sizi en çok zorlayan durumları okuyucularımızla paylaşır mısınız?

Adnan A: İnsanların yaptığı işe duyduğu saygıyı çok önemsiyorum. Yine bir anımla anlatayım istiyorum. İkinci sınıfta yapı dersinde uygulama ve detay projeleri çiziyoruz. Planlara ağaç çizmiştim. Yapı dersindesin ne ağaç falan ekliyorsun çizimlere; yapma!! İnsanlık işte, heveslenmişim. Size de olmuştur mutlaka. O kadar da detaylı çizim yapmışım, ölçü vermişim, aksları koymuşum. İyi çizim yaptım diye mutluyum. Hoca yarım saat ağaç üzerine kritik verdi: “Bu nasıl ağaç?”, “Senin hiç mi yeteneğin yok?” gibi. Çoğu zaman olumsuz pek çok tepki alırsınız ama hocaların -hocalar duysa bana kızarlar ama- söylediklerini yaptırabilmek için baskı kurdukları bir tavır vardır. Benim yaşadığım şey de tamamen bu baskın dil üzerineydi ve çok moralim bozulmuştu. Ondan sonra uzunca bir süre, dördüncü sınıfa kadar, mimari proje dersinde bile ağaç çizmez oldum. Çizimlerimde bir problem olduğundan değil ama çok sinirlendiğim için, tepki olarak çizmemiştim. Bu tip şeyler aslında insanı uzun süre nerede konumladığı konusunda tedirgin ediyor. Böyle bir durumla karşılaştığınız zaman hocalarla diyaloğunuzda da bazı şeyler zedelenmeye başlıyor.  Çok parlak bir birinci sınıf geçirmiştim, tüm kağıtlarım yüz almış, bölüm başkanına götürülmüş ve dönem sonunda kendime güvenim gelmişken ikinci sınıfta, birinin kalkıp da hiç alakasız bir konuda böyle bir yorum yapması sizin bir anda mental olarak canınıza okuyor tabir yerindeyse. Onu toparlamak çok zor olabiliyor. Ben derslerimde ince bir alay kullanmayı severim, çok da dalga geçerim. Öğrencilerle de dalga geçerim, yaptığımız işlerle de dalga geçerim, kendimle de dalga geçerim. Milan Kundera’nın “ciddiyetsizleştirmek” olarak tanımladığı, hayatı alaya alma durumunu bir yöntem olarak çok doğru buluyorum. Az önce söylediğim tutku, idealize etme, kutsama -yaratıcılık anlamında bunlardan çok zarar görür-  eğilimlerimizi törpülemek için de yararlıdır. Ancak kişiliğinize hakaret gibi bir tutum söz konusu olduğu zaman, onu kolay atlatamıyorsunuz. Diğerleri, eğer iyi bir diyalog içerisinde konuşuyorsanız, sizi rahatlatır, geliştirir. Öğrenciliğimde bu olay büyük sıkıntı yaratmıştı. Dördüncü sınıfta bir projenin eskizleri için, çalıştığım dairede kullanılan A4 pelür kağıtlara çizim yapmıştım. Okulda da jüri için panoya astığımda bir hocamız çok beğenirken bir diğeri, “Bu ne biçim kâğıt, mimarlığa ve bize saygısızlık diyerek aşırı tepki verdi”. Ben de diğer hocamdan aldığım destekle ve dördüncü sınıfın verdiği özgüvenle kendimi savundum. Hoca da notlarında “Aslında projesi iyi ama çok ukala tavırları var” yazmış. Üretimlerime ve karşı çıkışıma değil ama aldığım tepkiye üzülmüştüm, ama sonradan düşündüm ki; keşke tüm öğrenciler şekle değil düşünceye özen gösterse ve ürettiklerine inançlarını sonucuna bakmadan koruyabilseler.  Bizim öğrenci odaklı özgür ortamlar yaratma sorumluluğumuz var. Öğrenci de, eğer haklı olduğunu düşünüyorsa, sonuna kadar hocalarla tartışabilmeli. Yaptığı yanlış olabilir ama haklı olduğunu düşündüğü konuda bastırılmasındansa ikna olana kadar ortada kalması her zaman iyidir diye düşünürüm. Öğrencilik dönemi insanı etkiliyor; sonrasında tüm hayatınızda etkisi sürüyor.

 

Pafta Mag: Öğrencilik döneminizde hayatınızın içine entegre olmuş tasarım süreçleriyle sosyal yaşantınızın nasıl bir denge içinde olduğunu düşünüyorsunuz, kişisel ilişkilerinizi ne açıdan etkiliyordu?

Adnan A: Bu tam da meslek adamına sorulacak bir soru, ama başta da dediğim gibi; mimarlık bir mesleğin sınırları içine sıkıştıırılamaz. Öğrencilikte de genellikle bizim arkadaşlarımızın tamamı mimarlık bölümündendi. O nedenle nereye gitsek mimariyle ilgiliydik. Ayrıca bir sosyal yaşam var mıydı, yok muydu ben bilemiyorum. Tatile de gitsem sınıf arkadaşlarımla gittim. Orada da konuşmalar şöyle geçiyordu: “Bu bina ne olacak, şu bina nasıl olmalıydı?”. Mimari dışında da sosyalleşebileceğimiz alanlar oluyor tabii, ama mimarlık gündelik hayatın çok içinde olduğu için, her ortamda hâlâ mimarlık yapıyormuşuz gibi hissediyorum. Mimar olmayan kişilerle tatile gittiğimizde bize daha turistik şeyler soruyorlar, biz ise çevremize mimar gözlüğümüzle bakıyoruz. Onun çok iyi bulduğu bir şeyi biz saçma olarak değerlendiriyoruz veya onun hiç  ilgisini çekmeyen detayları konuşmak istiyoruz. Onlar da sıkılıyorlar bizden.

Koşullar ne olursa olsun, bilinçli olarak, yaşam çevremizi kuran mimarlığın içinde kalmak iyidir. Her ortamda mimarlık konuşun demiyorum, ama bu bir bakış açısı, bir yaşam tarzı ve size bir habitat sunuyor. Bir süre sonra insanın yüzleştiği durumlar karşısında verdiği tepkiler bile mimar tepkisi oluyor. Mimarlık bağlamında oluşan davranışlarınızı biraz örtmeye, bastırmaya çalışmak bakış açınızı sığlaştırabilir; karşılaştığınız özgün oluşumları ıskalayabiliyorsunuz. Dolayısıyla mesleki seçiciliğimi bastırmayı asla yeğlemem. Bu nedenle beni sosyal bulmayanlar olabilir. Bu durum öğrenciliğimde de böyleydi. Biz öğrenciyken bir araya gelip projelerimiz üzerinde beraber çalışırdık. O zamanlar VHS kasetler olurdu, film kasetleri. Şimdiki zamanın DVD’si gibi. Onlardan bir tane satın alırdık ve her akşam buluştuğumuzda aynı filmi izlerdik. Hep aynı yerde aynı anda gülmeye başlardık. Seyretmezdik bile, sadece sesini duyardık. Çok da keyif alır, eğlenirdik. Filmin beş farklı senaryosunu yazıp, sekiz farklı planda çekimlerini falan yapardık aramızda. Bunlar verimli uğraşlar. Proje çizerken aslında sadece proje çizmiyorsunuz, hayatla ilgili konuşmaya başlıyorsunuz. Bir arada çalışmanın, paylaşımın ve çoğulcu girdilerin mimarlıkta çok önemi var. Birbirinize yorum yapıyorsunuz, farklı açılardan bakıyorsunuz, bir diğer arkadaşınızın bakış açısıyla kıyaslıyorsunuz ve tartışıyorsunuz. Her ne kadar tasarımın bireysel bir uğraş olduğunu düşünsem de, bir arada tasarım üzerine konuşmak ve bir arada çıktılar elde etmek çok önemli. Biz evimizin ve ofisimizin olduğu sokağımızda da böyleyiz; aşağı yukarı 92’den beri buradayız. Şuradan eve gidene kadar on kişiyle konuşup, muhabbet ederek gidiyoruz. Ben bunu da mesleğin içinde olan bir uğraş gibi görüyorum. Sokağın az çok nabzını tutuyorsunuz, gündelik hayatın içinde oluyorsunuz ve kitaplardan öğrenemeyeceğiniz şeyler öğreniyorsunuz. Sosyalleştiğiniz her durum zaten size mesleki veri olarak döndüğü için, sosyal hayatımı köreltti bu meslek diyemem; aksine sosyallik anlayışıma anlam kattı.

 

Pafta Mag: Öğrencilik dönemi denildiğinde aklınıza ilk gelen hatıra nedir?

Adnan A: Bizde jüriler proje tesliminden bir gün sonra olurdu. Projeleri teslim ettilkten sonra kalkıp sinemaya giderdik. Günlerdir uykusuz olduğumuzdan hiç bir filmin neredeyse başını, sonunu, ortasını hatırlamazdık; mutlaka uyurduk. Çok keyifliydi, inatla da giderdik. “Git eve uyu” vardır ya, biz sinemaya giderdik. Hep beraber gider, hep beraber uyurduk. Mezun olduktan sonra arkadaşlarla tekrar buluşup, o zaman gittiğimiz filmlerin nasıl olduklarını görelim diye tekrar izledik. Genel olarak, herkes için bir anlam ifade etmiyor olabilir, ama bazı şeyleri ritüel haline getirmek, törenselleştirmek mimarlıkta çok kullanılan bir argüman. Bir şeyi tören haline getirmek, derinleşmeyi beraberinde getiriyor; çünkü yaşamı içselleştiriyorsunuz. Bizim için de sinemaya gitmek gerçek bir tören, bir kutsama gibiydi. Eğlenceli bir partiye gitmek gibi bir şey; uyuyacağımızı bile bile gidiyorduk.

 

Pafta Mag: Öğrencilik hayatınızda size ilham veren mimar, mimarlar kimdir yapı veya yapılar nelerdir?

Adnan A: Bugün baktığımda, öğrencilik hayatımda mimarlar ve yaptığıkları işlerle ilgili yeterince bilinçli olduğumu söyleyemem. Bizim dönemimizde Bauhaus oldukça meşhurdu. Eğitimimizde Bauhaus okulunun eğitim modeli üzerinden kurgulanan teknik resim, temel tasarım veya proje dersleri aldık. İçinden sanatın soğurulup teknik kısmın bırakıldığı bir eğitim modeli diye bakabiliriz. Böyle baktığımızda hala da Bauhaus’un çok etkileri var Türkiye’deki mimarlık eğitiminde. O nedenle tüm o Bauhaus ekibini -Gropius,Mies, vb..- tanıyorduk. Asıl yüksek lisansa başladığımda mimarlarla tanışmaya başladım ben. Bizim bölüm piyasadan hocaların çok olduğu bir okuldu; çok yarışmalara katılırlardı, çok ödül aldılar ve bizi de hep buna teşvik ettiler. Biz de öğrenciliğimizde onlara yardım ettik. Ama genelde teorik konular gündem bulamazdı eğitim söylemi içinde. Çok da önemsiz bir şeymiş gibi gelirdi bize. Yüksek lisansa geldiğimde Le Corbusier’in kim olduğunu, Mies’in tam ne iş yaptığını, “Wright kimdir, ne yapar?”ı öğrendim. Yaprak Kitabevi’nin çıkardığı Mimar dergisi vardı. Öğrenciliğimizin sonlarına geldiğimiz sıralarda Turgut Cansever’i bir sayılarına konu yapmışlardı. Turgut Cansever’i okuyunca ve yaptıklarını öğrenince, Türkiye’de iyi mimar olunabileceğine inandım mesela. O günden sonra da, hayatımın tüm dönemlerinde, duyumsamalarıyla hareket eden ve duygularını tasarıma aktarabilen ne kadar mimar varsa onları kendime yakın bulmuşumdur. Cansever bunlardan birisidir. Aalto öyledir, Louis Kahn öyledir, Zumthor öyledir. Bu tip tasarımcılarla daha iyi empati kurabiliyorum. Tehlikeli bir şey duyumsamalarla hareket etmek; çünkü her an yanılabilirsiniz. Aklın süzgecinden geçirip analiz etmek gerekli gelir bana, ama yaratıcılıkta ilk tetikleyici izlenimi duyularla ediniriz. O sezgiler yaratıcılığı hareket ettirir. Mantık ve akıl onu okunabilir, test edilebilir bir sisteme sokmaya çalışır. Bu ikisi arasında daima çatışma vardır. Mimarlığın özü diyebileceğim şiirsel tarafını hep sevdim; hatta mimarlık bundan ibarettir diyebilirim. İnşa edilen nesne onun sadece aracıdır, yine de olmazsa olmazı ve varlığıdır.

 

Pafta Mag: Tasarım süreciniz duygularla mı başlar?

Adnan A: Tasarımın başlangıcı niyetle başlar. Eylemsel bir başlangıcı olmaz, ama mutlaka “bir şey” olması lazım. Tetikleyici içsel bir durum olması gerekir. Sizin yaptığınız, üzerine çalıştığınız ve her şeyi kavradığınız bir noktası vardır tasarımın. Bu bazen işe başlayışınızın tam ortasında oluşabilir. İşte o kavrayışı sağlayan sezgilerinizdir. Dolayısıyla her aşamasında, son detayına kadar tüm duyguları ve duyu araçlarını açık tutmak gerektiğini düşünürüm. Her an başka bir şeye dönüştürebilirler tasarımı; bir yerinde “Oldu bu” diyerek bitiremezsiniz. Biterken bakarsınız ki başka bir şey hissetmişsiniz ya da başka bir şey kavramışsınız, değiştirirsiniz tüm yaptıklarınızı;  cesaretiniz varsa tabii.

 

Pafta Mag: Teslim edilen projeler aslında her zaman bitmiş olmuyor, hatta hiçbir zaman bitmiş olmuyor diye düşünüyorum.

 

Adnan A: Bitmek, bitmemek diye nasıl yorumlanır bilmiyorum. Bazen de fazla üzerinde yoğunlaştığınızda kötüye gidebilir. O noktada “Benim bununla diyaloğum yeterli” diyebilmek, kopabilmek ve onunla vedalaşabilmek önemli. O vedalaşma anı belki de sizin için bitmiş olma durumudur. Bazen de hiç vedalaşamazsınız. Bir türlü vedalaşamadığınız için, bağınızı koparamazsınız ve bu hayatınız boyunca devam edebilir. Herkesin var mıdır bilmem ama benim böyle projelerim var. Bazen rüyalarıma giriyor, dönüp dönüp önüme çıkıyor.

 

Pafta Mag: Mesleki hayatınızda üzerine çalışırken en çok keyif aldığınız projeniz hangisidir? Bu projenin hangi yönlerden sizin tasarıma olan yaklaşımınızı yansıttığını düşünüyorsunuz? Akademik hayatınızda edindiğiniz tecrübelerin bu projeye etkileri ne doğrultuda olmuştur?

 

Adnan A: Ben tüm projelerimizden haz duydum. Keyif almadığım proje olmadı, ama zaman içerisinde dış etmenlerin yaptığımız tasarımlardan beni soğuttukları da çok oldu. Genel ortamın tepkilerinden dolayı diyorum; sadece “Belediye şunu dedi, yatırımcı bunu değiştirdi”den bahsetmiyorum. Mesela, bir yarışma projesi yapıyorsunuzdur, çok emek vermişsinizdir, heveslenmişsinizdir, çok iyi bir şey yaptığınızı düşünürsünüz ve hiçbir tepki gelmez. Bu yıkım bir mimar için yatırımcının tepkisinden daha kötü olur. Bazen de, aslında projenizde tam aksini yapmaya gayret ettiğiniz bir çözüm yanlış okumayla karşılaşır ve sanki karşısında olduğunuz şeyi yapmak istemişsiniz gibi bir yorumla değerlendirilebilir. Eğer genel kabul görmüşün izini sürmekten kaçınıyorsanız ve pragmatik bir tutumu benimsemiyorsanız, anlaşılamamak veya yanlış anlaşılmak sık karşılaştığınız tepkiler olabilir. Öğrenciyken de bu durumla yüzleşmek zorunda kalabilirsiniz. Bunlar daha çok kırıyor insanı.

Aslında, bence mesleki birikimleriniz içinde çok sayıda tasarım bulunsa da, toplamda tek bir proje üzerinde çalışıyorsunuz. Sonuçta hepsinin ortak tek bileşeni var. Bu bileşen sizi tatmin ettiyse, onun yeterli olduğunu düşünürüm ben. “Tüm projelerim” derken biraz da bundan bahsediyorum. Çünkü bir projede keşfettiğiniz herhangi bir şeyi mutlaka bir başkasında da kullanıyorsunuz. Onu hangisinde keşfettiğinizi bilemeyebilirsiniz. Bizim gibi uzun süre mimarlık yaptıysanız, neyi nereden taşıyıp da birleştirdiğiniz çok da belirgin değildir. Aslında bir projenin ilk önce başka bir tasarımda nüvesi çıkmıştır; bir sonrakinde meyvesini veriyordur. Hangisinin değerli olduğuna karar vermek çok zor bir durum. Bir mimar olarak hayatınızda bazen kötü diye baktığınız bir tasarımınızdan çok şey elde etmişsinizdir. Başka bir tasarımın iyi olma sebebi o kötü olan tasarımdır aslında, onun özü oradadır. Dolayısıyla tüm yaptıklarımıza bir bütün olarak bakmak lazım. Öyle baktığımda tüm ürettiklerimiz benim için fena değildi. Ben memnunum yaptıklarımızın tamamından. Akademik hayatımda edindiğim tecrübelerin de tasarımlarımda önemi büyük. Öğrencilerimden, onların yaratıcı ve özgür yaklaşımlarından çok şey öğrendim. Genel düşüncem; hangi ortamda olursa olsun insan tasarım yaparken kendi kendini tasarlıyor, kendi kimliğini kuruyor. Mimarlık buna olanak sağlıyor.

Hele üniversitede ders verirken geçirdiğiniz bu uzun süreçte ayıramıyorsunuz bile, hangisi profesyonel hangisi eğitimimin içerisinde diye. Benim gibi bir insan hiç ayıramaz; çoğu zaman okulda olduğu gibi ofiste de öğrencilerle beraber oluyoruz. Eğitim ve ofis işleri arasında ayrım yapmamaya da çalışıyorum. Mesela ofiste daha amatörce düşünmeyi veya uygulamadaki, pratik alandaki birtakım kısıtlardan sıyrılmış işler yapmayı deniyorum. Profesyonel hayattaki kısıtları, yani piyasa dediğimiz ortamın engellerini okula bulaştırmaya hiç yeltenmedim. Aksine, okulda öğrencilerin, olabildiğince, dayatılmış verili kurallardan kurtulmaları için uğraştım; gözardı etmeyi yeğledim. Tasarımı piyasanın kıskacından kurtarmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Her zaman bu kısıtlar yönetimlerle, ülkenin koşullarıyla veya dünyanın genel gidişatıyla bağlantılıdır. Ancak o yaratıcı kimliği kazanmak için ve daha derinlemesine hayatı kavrayabilmek, dünyada bir konum bulabilmek için, bunlardan sıyrılabilmiş bir hayatın olduğunu görebilmek gerekiyor. Sorunlar içinde boğulmamak sorunu çözmenin en kolay yoludur. Profesyonel hayattan çoğu hoca, okula gittiğinde ofiste edindiği tecrübeyi anlatmaya başlar. Ben bunun aksini yapmak gerektiğini düşünüyorum. Mimaride pratik yapmak, profesyonel hayatta yapılanları yapmak demek değil. Tasarım eğitimini, hatta tasarımın kendisini bu profesyonel bağlamdan ayırdığınızda yaratıcılık ve özgürlük anlam kazanıyor. Hatta önü açılıyor ve kendiliğinden yolunu buluyor.

Dünyada başarı ölçüsü nedir bilmiyorum. Benim konumumdaki çoğu kişi kendisini başarılı görür. Başarı değerlendirmesi bana daha çok kapitalist bir yaklaşım gibi geliyor. İyi bir şey yapmak istiyorsanız tüm hayatınız boyunca kendinizi kurmanız lazım. O anlamda her öğrendiğiniz, her yaptığınız şey, o kurduğunuz kişiliği bir sonraki adıma aktarır. Asıl hedefimizin de bu olması gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan baktığım zaman sadece mimarlık eğitimim süresince değil, farlı kültürel altyapılara sahip arkadaşlarımla geçirdiğim lise dönemimde belki de mimarlık eğitimimden daha çok şey öğrendim. Hayata dair olduğu gibi teknik bilgi açısından da bu geçerli bu. İki boyutlu teknik resim kurallarını ve üç boyutlu düşünmeyi orada öğrendim.

 

Pafta Mag: Son sorumuz olarak da eğitim hayatlarına devam eden okurlarımız için vereceğiniz tavsiyeler nelerdir?

 

Adnan A: Ben kendime bile şöyle yapsaydım, böyle yapsaydım diye tavsiye vermiyorum. Sadece öğrencilerin değil hiç kimsenin, tavsiyelerle hareket etmesini çok fazla tavsiye etmem. Biraz ironik oldu ama gerçek bu. İnanmadığım, içselleştirmediğim veya kendimce doğru bulmadığım hiçbir şeyin peşinden gitmem. Bildiğinizin dışında bir görüşe ikna olana kadar, doğru-yanlış, iyi-kötü demeden kendi inançlarımızın peşinden gitmemiz önemli. Bu, kapıyı diğer düşüncelere kapatmak anlamında değil; hayatımız boyunca kapıyı aralık bırakmamız gerekir. Ben tavsiye vermiyorum, kendimi anlatıyorum burada. Çünkü herkes için farklı yaklaşımlar olabilir. Mimarlık gibi bireysel bir uğraşı için zaten bir genelleme yapamayız. Genel bir kabulü olmaz bu işin. Kendim için söylüyorum bunları: Sürekli bir kapıyı açık bırakırsanız, sürekli askıda tutarsanız -riskli bir durumdur bu ama-  hiçbir tavsiyeye ayak uydurmazsınız. Sizin için, iletilen tavsiye değil de değerlendirilebilecek bir fikirse o zaman onu kendi fikirlerinizle yoğurup ikna olduğunuz kadarıyla kullanmak kendinizi kurmakta verimli bir yoldur. Her zaman bunu başaramayabiliriz, ikna olmadan yaptığımız çok şey olabilir; ama ikna olduğumuz şeyler o kurgunun içinde bizi bir yerlere götürür. İnanmadan yaptıklarınızın da hiçbir anlamı yoktur. O bağlamda benim ne tavsiye edecek halim, ne gücüm, ne de yeterli bilgim var. Tavsiyeler kabul edilmiş görüşlerdir. Bu kabul edilmiş görüşlerle, kendi görüşünüz bile olsa, hayatı sürdüremezsiniz. Sürekli sorgulamak lazım, bu işin verimliliği, heyecanı ve güzelliği de burada. Sürekli sorguladıkça başka başka insanlar olursunuz. Hayattaki yeriniz her gün bir döngü halinde değişir; aynı hayatı yaşarsınız, ama her dönüp sıfır noktasına geldiğinizde, tekrar başka ve farklı bir başlangıç yakalayabilirsiniz.

 

Pafta Mag: Çok teşekkür ederiz.

 

Fotoğraftakiler sırasıyla: Memduh Buşah Evren, Gülsen Şenol, Elif Leblebici, Duygu Çöplü, Adnan Aksu.

 

 

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?