Ankara’ya ve Sanata Dair

Yabancı bir sanatçının gözünden Ankara ve sanat

| Aralık 2016


Fransız ressam Yves Gobart ile, Ankara’da gerçekleşen “Karşıtların Birliği” isimli sergisinin ardından yaptığım söyleşide, Ankara’dan konuştuk. Ankara’ya bir de bir yabancının gözünden hatta yabancı bir sanatçının gözünden bakma fırsatı buldum. Ankara’ya ve sanata dair samimi sohbeti için bir kez daha teşekkür ediyor ve bundan sonraki işlerini merakla bekliyorum.

Elif Leblebici:Hem Fransa’da hem de Türkiye’de sergileriniz oldu. Türkiye’de yaşayan yabancı bir sanatçı olarak, Türkiye ve Fransa’daki insanların sanata bakış açılarını karşılaştırmanızı istesem neler söylersiniz? Sergilerinize gelen insanların size geri dönütleri ve tepkilerinde ne gibi farklılıklar gözlemliyorsunuz?

Yves Gobart:Ankara’daki sergi benim açımdan çok keyifli geçti. İnsanlar da memnun, ilgili ve şaşkınlardı. Sergi mekânı da şaşkındı. Çünkü sergim alışılmamış bir şekilde alt katta, genellikle pek tanınmamış sanatçıların işlerinin sergilendiği bir bölümde yer alıyordu. İki ülke arasındaki farklılıklara gelirsek, bu benim Türkiye’deki ilk sergim olduğu için çok hâkim olamayabilirim. Ayrıca ülke bazında değil de şehir bazında karşılaştırmam daha doğru olur. Paris ve Ankara… Ankara’daki sorunlardan biri galerilerin çok az olması. Var olan galeriler de şehrin farklı köşelerine dağılmış gibi. Bu durumun aksine, Paris’te sanat galerinin toplandığı belli başlı üç dört semt vardır. Mesela en önemlilerinde biri Marais semtidir. Buradaki galerilerde sergi açılışları aynı akşam yapılır böylece sanatseverler bir araya gelmiş olurlar. Ayrıca, bu sayede bir akşamda ona hatta on beşe yakın sergi gezmiş olursunuz. Bir başka açıdan, sanatsal kitlenin etkileşim halinde olmasını sağlar. Oysa Ankara’da birkaç güzel galeri olmasına rağmen, Siyah Beyaz veya Nev gibi, sanatsal bir birliktelik oluşturacak kadar yeterli değiller. Karşılaştırabileceğim şeyler bunlar. Bunun dışında zaten sergi organizasyonu ve işleyişi aynı. Galerici yine galerici, müşteri yine müşteri ve sanatçı yine sanatçı… Tabi tek sorun galerilerin birbirine uzak konumlarından kaynaklanmıyor. Semt ve şehir gelişen bir şeydir. Güncel durumunu kazanması için yıllarca gelişir ve değişir. Marais, ben güzel sanatlar fakültesindeyken gelişmeye başlamıştı. Gelişim zamanla olan bir şey. Aslında bu bir nevi alışveriştir. Nerede uygun alıcı varsa orada gelişiyor. Farklılık, galerilerin Paris’te çok daha fazla olmasıdır. Paris’te 300 civarı galeri var diye tahmin ediyorum. Burada ise on civarı belki. Bu sayı her şeyi değiştirir. Ankara’daki Ulus semtini ele alırsak mesela, tesisatçıların olduğu sokak ayrı, çamaşır makinelerinin olduğu sokak ayrı. Esnaf bir birlik oluşturuyor. Bir müşteri hangi ürünü arıyorsa onun satıldığı sokağa giriyor ve bir dükkânda istediğini bulamazsa diğerine geçiyor. Sanat müşterisi de aynı şekilde… Eğer galeriler birbirine yakın konumlanırlarsa, müşteri bir galeride aradığı ruhu bulamazsa diğerine gider. Bu bir ticaret olayıdır, dürüst olmak gerekirse. Sonuç olarak, bana göre Ankara’daki sorun, şehir düzeninden çok galerilerin azlığıdır.

Elif Leblebici:Paris Ankara’ya kıyasla, şehrin kuruluşunun daha eskilere dayanmasından kaynaklı olarak, daha köklü bir tarihi geçmişe sahip.Bunun sanata etkileri neler olabilir? Sizce sanat ve tarih arasında nasıl bir ilişki vardır? Bir şehrin tarihi neleri etkiler?

Yves Gobart:Basitçe, Paris’in bu durumu, geçen zamana ve yaşına bağlıdır. Paris yaklaşık iki bin yıllık bir şehir. 1900’lerde Paris neredeyse dünyanın sanat merkezi haline gelmişti. Çünkü koşulları ve konumu müsaitti, barış ortamı vardı. Dünyanın sanat başkenti 15 yıl öncesine kadar Berlin’di, şimdi de Brüksel’dir. Koşullar ve sanat merkezleri zamanla değişiyor. Sanatçı müşteri ve talep nerede çoksa oraya gitme eğilimindedir. Ankara’da bu talep biraz daha az, İstanbul gibi değil. Mesela İstanbul’un tarihi çok daha uzun yıllar öncesine dayanıyor, daha eski. Sadece Beyoğlu ve diğer tarihi semtleri kastetmiyorum ama İstanbul’un şehir olarak da bir yaşanmışlığı var. Tarih, hikâyeler ve mitler yaratır, sanatçıyı çeken de budur. Şehrin bir geçmişe sahip olması bizim için bir artıdır. Öte yandan Ankara henüz kendi yolunu bulamamış gibi. Hâlâ arayışta. Ekonomik ve endüstriyel iyileştirmelerin sonucunda bir mantar gibi kontrolsüzce çıkmış. Bir yanda Mamak arabesk dokusuyla ve gecekondularıyla varlığını sürdürürken diğer yandan, Çukurambar gibi bir semt daha popüler ve daha modern koşullara sahip. Oysa birikim ve zaman şehri tek bir forma sokar. Bana rastgele çekilmiş bir Berlin, bir Paris, bir Londra, bir Brüksel fotoğrafı verseniz hangi fotoğrafın hangi şehre ait olduğunu anlayabilirim. Ama Ankara için aynısını yapabileceğimden emin değilim, ortak bir kimlik söz konusu değil.
Geçenlerde, Ankara’daki sergimin açılışı için bir arkadaşım geldi. Çoğu şehri gezmiş birisidir ama Ankara’yı ilk defa görüyordu. Bana burayı Rio de Janerio’ya benzettiğini söyledi. Bana kalırsa, bir şehri kıyaslayabilmek için şehri tanımak lazım. Ankara için bu karşılaştırma biraz erken, düzeni tam oturmamış durumda. Her şehir gibi Ankara da gelişme sürecinde ama biraz başlarda. Eminim bundan yıllar sonra çok daha farklı bir Ankara’dan bahsedeceğiz. Değişecek, dönüşecek zamanla.

Elif Leblebici:Ankara’da sanat galerilerinin azlığından ve diğer eksikliklerden bahsettik. Bir diğer açıdan, memurların ve öğrencilerin Ankara nüfusunun genelini oluşturduğunu görüyoruz. Sizce bu nüfus dağılımı sanat açısından nelere yol açar?

Yves Gobart:Paris örneğinde sanatla ilgilenen bir kesimin varlığından söz etmiştim. Orada sanatseverler bir topluluk oluşturabiliyorlar çünkü seçim hakları var, yeterince müze ve galeriye sahipler. Fırsatları var yani. Diğer yandan, bu politik ve milli bir seçimdir. En basitinden, ben kaç defa CerModern’in yolunu bilmeyen taksiciyle karşılaştım. Eğer belediyeler ve yetkililer halkın sanat merkezlerine ulaşımını savunmaz ve sağlamazsa galerilerin kendi çabaları yetersiz kalır. Kuruluşlar kendi tanıtımlarını yaparken belediyeden destek alabilmeli. Demek istediğim devlet bir şekilde insanları bu sanat etkinliklerine katılmak için teşvik etmeli. Aksi halde, bireysel ilgi ve uğraşlar hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. En son baktığımda, Fransa’nın sanata ayırdığı bütçe araba sanayisine ayırdığı bütçeden daha fazlaydı. Bu, kişilerin bireysel uğraşlarından çok daha fazlası… Aynı şekilde, en az cami inşaatına ayrılan para kadar, ya da benim ülkem için kilise yapımına ayrılan para kadar, müze yapımına da para ayrılmalı. Sanırım, ben her zaman daha da çok müze ve galeri olmasını istiyorum çünkü benim mesleğim bu. İnsanların buralara gitmelerini istiyorum. Ayrıca Ankara’da az sayıda müze olmasının yanı sıra anıt ve heykeller de yetersiz. Bir Anıtkabir var, onu dışında çok göze çarpan bir şey yok ama bir dolu camii ve benzeri yer var. Fransa sadece Eyfel Kulesi, Louvre Müzesi ve Sacré-Cœur Bazilikası sayesinde bile yüzlerce turist çekiyor. Bu durumda, dediğim gibi bu karşılaştırmayı yapabilmek için biraz erken. Belki çok uzun yıllar sonra bundan bambaşka bir Ankara’dan bahsedilecek, gelişmiş bir Ankara’dan. Ama devlet vatandaşların kültürel ve sanatsal faaliyetlere erişimini kolaylaştırmazsa bu gelişimden bahsetmek çok zor olur.

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?