57.Venedik Bienali -Viva Arte Viva

Küratör Christine Macel’in yönetiminde gerçekleşen 57. Venedik Bienali

| Kasım 2017


Sanıyorum bir çoğunuz dünyanın önde gelen sanat etkinliklerinden biri olan Venedik Bienali’ni duymuş, hatta biraz şanslıysanız deneyimleme fırsatı bulmuşsunuzdur.
Bienal, şu sıralar ülkemizde de oldukça gündemde olan bir kavram. Herkesin dilinde bir bienaldir, sanattır, küratördür gidiyor. Peki nedir bu bienal? Bienal, sanat anlayışımızı genişletmemize izin veren, çeşitli dallardan çeşitli eserlerin sergilendiği bir forum. Genellikle alışılmışın dışındaki sanat eserleriyle karşılaştığımız ve bu eserleri sadece bakıp geçmek yerine onların bir parçası olduğumuz bir platform. Katılımcılarla büyüyen, gelişen ve var olan bir sanat etkinliği bir bakıma.


Venedik bienali bu yıl italyanca “Sanat çok yaşa” anlamına gelen “Viva Arte Viva” başlığı altında sanata farklı bakış açıları getirmeye çalıştı. İki ana mekâna yayılan ve dokuz tane pavyondan oluşan bienal, katılımcıların mekanlar arasında geçişini ve akışını başarılı bir şekilde organize ediyor. Sanırım Fransız küratör Cristine Marcel’ın da mekanları ‘trans pavyon’ olarak adlandırmasını buna bağlamak da doğru olacaktır.


Fransız küratör Cristine Marcel

Bienalin en büyük ve çarpıcı önermesi ise “Sanat sanat için mi yoksa toplum için mi?” gibi kalıplaşmış bir soruya getirdiği “Sanat, sanat için olduğu sürece toplum içindir.” cevabıdır şüphesiz. Viva Arte Viva, belirli tek bir kavramı ele almaktansa, kendini “sanatçılar tarafından sanatçılar için yapılmış bir sergi olarak” nitelemekte. Bugün dünyanın içinde kaybolduğu kaosun ve krizin ortasında sanatın ve sanatçının yerini inceleyen bienal, dün, bugün ve yarın arasındaki bağı ele alıyor denilebilir bir bakıma.

Bienalin en heyecan verici özelliklerinden biri, ilhamını hümanizmden almasıydı, benim için. İnsan ölçeğinin merkez alındığı etkinlik, katılımcıların kendilerinden bir şeyler bulabileceği ve kimi zaman da aktif olarak rol oynayabileceği etkinliklerden oluşmaktaydı. Bana kalırsa bienalin bir resim sergisinden temel farkı, eserlerin katılımcılarla bir bütünlük oluşturması. Sanırım buna verebileceğim en güzel örnek, Venedik Bienali’ndeki ‘The Mending Project’ olurdu.



The Mending Project-Lee Mingwei

Lee Mingwei bu projede ziyaretçilerini kendilerine ait birer yıpranmış kıyafet, aksesuar ya da kumaş parçası getirmeye ve şovun bir parçası olmaya davet ediyor. Sanatçı da bu eşyaları rastgele ve rengarenk ipliklerle onarıyor ve yeniden dekore ediyor. Bu süreçte de sanatçı ve ziyaretçi oturup sohbet etme ve paylaşımda bulunma fırsatı elde ediyor. Sonunda da bu eşyalar iplik makaralarıyla duvara tutturuluyor. Yani aslında eserin sahipleri de yaratıcıları da katılımcılar olmuş oluyor. Ortaya da rengarenk ipliklerden oluşan ahenkli bir tablo çıkıyor. Bana kalırsa en kıymetli kısmı ise sanatçı ve katılımcılar arasında oluşan bu etkileşim.

Viva Arte Viva, günlerce gezsem de anlatsam da yazıp çizsem de bitiremeyeceğim, tadı damağımda kalan ilham verici bir tecrübeydi. Gezip görmekten çok, bir parçası olduğumu hissettim. İşte bu yüzden bir kez daha, sanat iyi ki var!
VİVA ARTE VİVA!

Yazımızı beğendiniz mi?

Diğer Yazılarımıza Göz Atmak İster Misiniz?